We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Sandro Ferri / Europa Editions ve E/O: “Daha fazla keşif, daha fazla kitap, daha fazla özgürlük!”

5 3 0
20.09.2021

Merhaba Sandro, bu yılki Kıraathane Kitap Şenliği’ne katıldığınız için çok teşekkür ederim. Her iki yayınevinizi de temsilen şenliğe katılmanız bizim için şeref. Bu yıl fizikî olarak İstanbul’da olamadığınızdan, ki ümidim gelecek yıl burada olmanız, şimdi sizinle biraz iki yayınevinden de konuşalım ve bu yayınevlerini Türkiye kamuoyuna, Türkiyeli okurlara, şenliğe katılanlara tanıtmaya çalışalım. E/O ile başlayalım. Öncelikle kişisel olarak sizin yayıncılığa başlama kararınızdan ve E/O’nun kuruluşundan biraz söz eder misiniz?

E/O’nun kuruluşu 1979 senesine kadar gidiyor. Demek ki kırk yıldan fazla olmuş. Ben ve karım Sandra o zamanlar çok gençtik.

Hakikaten son derece genç olmalısınız.

Çok gençtik, ayrıca yayıncılık âleminin parçası olan ailelerden de gelmiyorduk. Yani işin içinde olmayan insanlardık. Dolayısıyla bilgi sahibi olmaksızın ve büyük bir tecrübesizlikle işe başladık. Bizi bu maceraya taşıyan şey —ki ben buna hâlâ “macera” diyorum zira o zaman kesinlikle öyleydi— ikimizin de Doğu Avrupa’ya ve Doğu Avrupa kültürlerine olan ilgimiz ve tutkumuzdu. Karım Sandra, üniversitede Rusça, Çekçe ve diğer Slav dillerini okumuştu, dolayısıyla İtalya’daki muhtelif üniversitelerin bu dillerin eğitimini veren bölümleriyle temas hâlindeydi, bu dilleri biliyordu. Bana gelince, bu dilleri bilmiyordum ama Doğu Avrupa’nın siyasetine ve iktisadî tarihine büyük ilgi duyuyordum. Tabii, sene 1979’du ve Sovyetler Birliği hâlâ ayaktaydı. Çekoslovakya, Polonya, Macaristan ve diğerleri de sistemin parçasıydı. Fikrimiz şuydu: Doğu Avrupa’da edebiyat alanında —aslında sadece edebiyatta değil, sinema ve diğer sanatlarda da böuleydi ama biz edebiyatla ilgileniyorduk— birçok ilginç eser olduğuna ve bunların Batı’da, İtalya’da pek bilinmediğine kaniydik. Pek çok önemli yazarın kitapları çevrilmemişti ya da çevrilse bile tek tük çevrilmişti. Dolayısıyla tanınmıyorlardı. Böylece büyük bir işe giriştik, İtalyan okurları Doğu Avrupa’nın edebiyat âlemiyle tanıştırmaya kararlıydık. On yıl boyunca bu yönde ilerledik. Sadece Doğu Avrupa’dan yazarları bastık.

En ünlüleri ve bizim kitaplarıyla en çok başarı kazandıklarımız arasında Christa Wolf vardı, o dönemin öne çıkan Alman yazarıydı ve bence hâlâ yirminci yüzyıl edebiyatının en büyüklerindendir. DDR’dendi. Doğu Almanya’dan. Onun Kassandra adlı kitabı —belki Türkçeye de çevrilmiştir, birçok ülkede çevrildi—Troyalı bir prensesin hikâyesidir, yani şu anda Türkiye sınırları içinde olan bir yerden söz ediyoruz. Bu kitapla ilgili çok ilginç olan şey, Wolf’un mitolojik bir karakteri yirminci yüzyıl kadınının zihniyeti ve kaygılarıyla, dolayısıyla feminizmle ve zamanın büyük sorunu olan Soğuk Savaş’la donatmış olmasıdır. Bu kitap çok başarılı oldu. Doğu Avrupa’dan bir başka yazardan daha söz etmek istiyorum, Çekoslovakyalı yazar Bohumil Hrabal.

Ah, tabii…

Siz de onu tanıyorsunuz. Hrabal gerçekten bazı büyük şaheserler yazmıştır, İngiltere Kralına Hizmet Ettim ve diğerleri gibi.

Hrabal benim gelmiş geçmiş en sevdiğim yazarlardan biri kesinlikle.

Bunu duyduğuma sevindim. Bence o dâhi bir yazar. Çok mizahi ve çok özgün. Fakat on yıl geçtikten sonra, ne oldu? 1989’a geldik, Berlin Duvarı yıkıldı. Doğu Avrupa’daki durum dramatik biçimde, tamamen değişti. Daha önce var olduğu hâliyle bir Doğu Avrupa kalmadı. Bizim yapmak istediğimiz şey, siyasi açıdan şu ya da bu tarafta olmayan yazarların Batıda tanınmasını sağlamaktı. Önemli olan yazdıklarının niteliğiydi ve ne söyledikleriydi. Bu da, o dönemin dünyasının deneyimlenmesiyle yakından ilintili bir şeydi. 1989’da bu bitti ve başka âlemlere açılmamız gerekli oldu. Dolayısıyla bir kimlik sorunu yaşadık. Doğu Avrupa edebiyatı yayıncısı olarak tanınmıştık. Artık bu geçerli değildi. Hep aynı görme biçimiyle, farklı yönlere gitmeye karar verdik. Yaklaşımımız, moda olduğu için ya da edebiyat ajanları önerdi diye belirli kitapları basmamaktı. Bir edebiyatın içine girmek, onun keşfine çıkmak ve onu derinlemesine deşmek istiyorduk. Böylece değişik ülkelerden yazarları yayımlamaya başladık. Mesela Afrika edebiyatlarını ama aynı zamanda Amerikan edebiyatını da. Çok uzun zaman önceydi. 1980’lerden, ya da 1990’lar diyelim, 1990’lardan söz ediyorum. Fazla tanınmayan yazarları yayımladık ama sonradan tanınır oldular. Mesela, yakın bir geçmişte Nobel ödülü kazanan Alice Munro’yu bastık o zamanlar. Thomas Pynchon, Joyce Carol Oates gibi yazarları da yayımladık. Başka yollar da denedik. Mesela polisiye edebiyat yayımlamaya başladık ki, bu 1990’larda, İtalya’da yeni bir şeydi. İtalyanca çok az polisiye basılıyor, hatta çok az polisiye yazılıyordu. Biz bu işi yapan ilk yayımcılardandık. Akdeniz’e odaklandık, çünkü Akdeniz’in kendi polisiye edebiyatını geliştirmesi bize çok ilginç gelmişti. Amerikan polisiyesi değildi bu. İtalya’dan, Fransa’dan, Cezayir’den, Ortadoğu’dan polisiyeler yayımlamaya başladık.

Bu sizin İtalyan yazarları yayımlamaya ilk başlayışınızdı, değil mi? Sadece çeviri yayımlamak yerine İtalyan yazarların kitaplarını da basmaya 1990’larda başlamıştınız.

Evet, çok geç başladık buna.

Hep sadece kurmaca mı yayımladınız, Sandro? Edebiyat, kurmaca yayımlayıp, kurmaca dışı kitaplardan uzak durdunuz, doğru mu?

İşin en başında birkaç kurmaca dışı kitap yayımlamıştık ama çok geçmeden buna son verdik. Çünkü kurmaca yayıncılığında daha iyi olduğumuzu hissediyorduk ve bu alanda yoğunlaşmak istedik. Zaten bu nedenle, başlangıçta da hep belli bir yönde ilerlemeyi istemiştik. Kurmaca dışı çok önemlidir ama bambaşka bir âlemdir.

Kesinlikle öyle. E/O’ya tekrar sözü getireceğim ama şimdi biraz Europa’ya geçelim. Europa Editions 2005’te yine siz ve karınız tarafından kuruldu. Yine tam anlamıyla bir aile işi. Bir yandan Roma’daki yayınevinizi devam ettirirken niye bir başka dilde, İngilizcede kitap basmaya, merkezi New York’ta olacak bir yayınevi kurmaya karar verdiniz?

E/O’yu kurarken ve farklı genre’ların, alanların keşfine çıkarken niyetimiz neydiyse burada da aynısıydı: Keşfe çıkmak. Burada farklı bir keşif söz konusuydu. Yeni bir kitlenin, yeni bir okur kesiminin keşfine çıkmak istedik. Amerikan okurlarının, sadece Amerikalıların da değil, İngilizce okuyanların keşfi. Tabii ki, İngilizcenin çok bilinen bir dil olması ve bu dilde pek çok okur olması bizi motive ediyordu; teorik olarak büyük bir piyasaydı. Bu da bir sebepti. Ama bundan daha önemlisi, keşif yapmak istememizdi. Söylediğiniz gibi, 2005 senesiydi ve ABD’de basılan kitapların sadece yüzde 3’ü çeviri kitaplardı. Yani çevirilerin geneldeki oranı çok düşüktü. Bu iyi bir şey değil. Biz Amerikalı okurların farklı dünyalara, farklı edebiyatlara bu kadar kapalı olduğunu düşünmüyoruz.

Haklısınız, bu çok doğru.

ABD’nin editörlük sisteminde çevirilerin yayımlanmasını durduran bir şey var. Ve bence düşüncemiz doğruydu. Böylece oraya gitmeye karar verdik. ABD hakkında çok fazla şey bilmiyorduk. Oraya gittik ve bir dağıtım şirketi bulduk, bizimle çalışacak insanlar bulduk. İki üç yıl yayınevinin kuruluş hazırlıklarını sürdürdük. Şunu da söylemeliyim ki, oradakilerin büyük çoğunluğu bizimle çok caydırıcı konuşuyorlardı. “Delisiniz; niye bu işe giriştiniz?........

© K24


Get it on Google Play