We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

İnsan hakları deyince akan sular durmalı mı?

9 3 0
15.07.2021

‘İnsan hakları’ görece yeni ve genellikle olumlu anlam yüklenen bir kavram. İlk bakışta karşı çıkılacak gibi değil, insanlık için basbayağı kazanım. Özellikle de bizim gibi hak, hukuk arayışlarının karşılık bulmasının zor olduğu ülkelerde insan hakları kavramının sorgulamaya açılması otoriter siyaset anlayışlarının önünü açar diye korkmamak mümkün değil. Diğer taraftan, her tür hak ve özgürlük arayışları adına dolaşıma giren kavram ve iddialara toz kondurmama tavrının beklediğimiz sonuçları vermediği ortada. Dahası, sorgulamasını yapmaktan kaçındığımız her kavram, barındırdığı çelişkiler üzerinden tepkisel yaklaşımları pekiştiriyor.

’70’li yıllardan itibaren dolaşıma giren insan hakları kavram ve siyasetleri özellikle Soğuk Savaş döneminin bitişi ve tarihin ve ideolojilerin sonunun ilanı çerçevesinde apolitik bir kavram olarak öne çıktı. Tarihin ve ideolojilerin sonunun geldiğini ilan eden anlayışa göre ulus-devletlerin yerini küreselleşme, siyasetin yerini ekonomi ve başta ‘insan hakları’ olmak üzere hukuki kavramlar alacaktı.

’90’lı yılların sonuna doğru piyasa ekonomisinin başarı örneği sayılan Güney Asya ekonomilerinin krize girmesi, küresel çapta eşitsiz gelişme sonucu yaşanan açlık, sefaletin devamı ve yoksul dünyadan zengin dünyaya artan göç hareketleri ve en son pandemi sürecinde devletlerin ekonomiye müdahelesi siyasetine geri dönüş, küresel piyasa ekonomisinin vaat ettiklerini boşa çıkardı. 11 Eylül ile tarihin bitmediği, önce radikal İslam tehdidi tanımı çerçevesinde, sonra yeni milliyetçi popülizmlerin yükselişiyle ideolojilerin sonunun tam da gelmemiş olduğu anlaşıldı. Bu küresel tablo içinde küresel refahı sağlayacak bir ekonomi, ulus-devletler üstü hukuk anlayışını yüklenecek bir yönetişim biçimi, klasik siyasi aktörlerin yerini alacak yeni toplumsal hareketler ve bunları kucaklayacak bir ‘küresel sivil toplum’ oluşamadı. Modern tarihin sorunlarının kaynağının kapitalizm olduğunu düşünenler açısından bu tablo zaten post-kapitalizmin yeni meşruiyet söyleminden başka bir şey değildi. Dahası, ’90’lı yıllarda NATO’nun Balkanlar’a askerî müdahaleyi ‘insani müdahale’ çerçevesinde tanımlaması, insan hakları kavramının emperyalizmin yeni müdahale aracı haline geldiği tartışmasına yol açtı. New Left Review’ın Mart-Nisan 1999 sayısının ‘İnsan Hakları Emperyalizmi’ (‘The Imperialism of Human Rights’) başlığını taşıması bu tartışmanın yansımalarından biriydi. Ancak yeni toplumsal hareketler, sivil toplum, insan hakları gibi aynı temelden hareket eden kavramlar liberal sol söylemler çerçevesinde pek itibar kaybetmedi. Bunun en önemli nedeni, bu kavramlar çerçevesinde tanımlanan arayışların Batı dışı toplumlarda mevcut otoriter rejimlere karşı mücadelenin en etkin araçları olarak görülmesiydi. Ancak pek çok durumda ‘insan hakları emperyalizmi’ milliyetçi, popülist, otoriter rejimlerin hak ve özgürlük arayışlarını baskılamasının aracı haline geldi. Buna karşılık ‘insan hakları’ kavramını sorgulama dışı bırakma çabası da sol-liberal ve demokrat söylemlerin beklenmedik noktalara savrulmasına ve hırpalanmasına neden oldu. Bu savrulmaların en çarpıcı örneklerinden biri Doğu Avrupa’da yaşanan değişim rüzgârı çerçevesinde öne çıkan sivil toplum ve demokrasi kavramlarının ve kahramanlarının serüveni oldu. Çekoslovakya’nın dönüşümünün mimarı sayılan ünlü oyun yazarı Havel’in, Bush’un yine insani müdahale olarak meşrulaştırdığı Irak işgaline destek verme noktasına savruluşunu sadece kişisel bir örnek olarak göremeyiz. Nitekim bu konuda Havel tek örnek olmadığı gibi, insani müdahale konusu Batılı sol entelektüeller arasında derin yarılmalara yol açmıştır.

‘İnsani müdahale’ için askerî operasyonlar yapmak başlı başına bir tartışma konusu denebilir; ancak insani müdahale (Humanitarian Intervention) ve/veya koruma hakkı (Right to Protect/R2P) kavram ve uygulamaları ve dahası ‘uluslararası yardım’, insan haklarının taşıyıcısı olarak ‘devlet dışı aktörler’ (NCO) konusu ve tartışmaları ‘insan hakları’ söylem ve siyasetinin açılımları olmuştur. Dahası, ‘insan hakları’ söylemi kavramsal açıdan da sorgulamaya muhtaçtır. Bir yandan bu sorgulamadan kaçınmak, diğer yandan bu kavramı tarihsel ve siyasal çerçevesi dışında değerlendirmek zannedilenin aksine otoriter, milliyetçi, popülist siyasetleri güçlendirir, güçlendiriyor. Zira insan hakları söylemi mevcut haliyle kavramsal, tarihsel ve siyasal bagajı üzerinden iyi niyetli çabaları boşa çıkarmaya mahkûmdur.

O halde K24’ün formatına uygun biçimde birkaç kitap tanıtımı/eleştirisi çerçevesinde insan hakları tartışmasına kısaca göz atalım. Samuel Moyn, Son Ütopya (The Last Utopia, Harvard University Press, 2010) başlıklı kitabında ‘insan hakları’nın tarihçesini Magna Carta’ya kadar geri götürenlerin yanı sıra, daha yaygın anlayışın bu tarihi Amerikan ve Fransız devrimleri ile başlattığını hatırlatarak, aslında kavramın küresel çapta dolaşıma girmesinin ’70’li yıllar ile başladığını söylüyor. Nitekim Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi çerçevesinde, daha öncesine dayanan tarihlemeler liberal siyaset düşüncesinin bir özeti ve liberal hak ve özgürlükler kavramları üzerine tartışmaları kapsar mahiyettedir. Bu tartışma kısaca hak ve özgürlüklerin tanımı konusundaki temel fikir ayrılığı ekseninden hareket eder, klasik liberalizm hak ve özgürlükleri bireysel düzlemde ve müdahalesizlik çerçevesinde tanımlarken, klasik liberalizm eleştirileri toplumsal düzlem ve asgari de olsa ekonomik refah için müdahaleyi temel alır. Birincisi hukuki eşitliği yeterli görürken, ikincisi ekonomik eşitlik perspektifinden yalıtılmış hukuki ve siyasi eşitliğin anlamsız olduğunu iddia eder. Birincisi Aydınlanma devriminin siyasal açılımları olan özgürlük ve eşitlik kavramlarının birbiriyle ilişkisi çerçevesinde eşitliği özgürlük merkezli tanımlarken, ikincisi özgürlüğü eşitlik merkezli tanımlar. Birincisi ekonomik eşitlik için kamu (devlet) müdahalesinin bireysel özgürlük kavramını zedeleyeceğini iddia ederken, ikincisi özgürlük kavramının ekonomik eşitsizlik üzerine inşa edilmesinin bir kandırmaca olduğunu ileri sürer. Tabii kapitalist modern topluma ilişkin siyaset kuramları bu denli kaba tasniflerin ötesinde bir farklılıklar yelpazesi sunar. Bu yelpazenin bir ucunda devletin serbest piyasa ekonomisine mümkün olan en az müdahalesini savunan liberal yaklaşım, diğer ucunda ekonomik eşitliği esas alan radikal kapitalizm eleştirisi, ikisi arasında sosyal demokrasi ve refah devleti siyasetleri, göreceli hak ve özgürlük tanımları yaparlar. İkinci Dünya Savaşı sonrasında modern topluma ilişkin kuramsal siyaset tartışması iki ekonomik model, iki farklı ideoloji ve bunların temsilciliğine soyunan iki süper güç rekabeti çerçevesinde somutlaştı. Bu süreçte tabii ki siyasal kuram tartışmaları iki uçlu güç mücadelesinin sınırları dışında zenginleşti, ancak iki modern siyasal kavram olarak hak ve özgürlüklerin tartışmanın zeminini teşkil eden karşıtlıklar şunlardı: birey/toplum ve müdahalesizlik olarak özgürlük/özgürlüğe temel teşkil edecek kamusal müdahale.

Soğuk Savaşın sonlarına doğru kapitalist Batı bloğu ve klasik liberal düşünce hak ve özgürlük kavramlarını farklı bir zeminde tanımlamaya girişti. Bu çerçevede Moyn’un kitabında isabetli olarak altını çizdiği gibi, hak ve özgürlükler siyasal tartışmanın üzerinde........

© K24


Get it on Google Play