We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Afganistan'da neler oluyor ve daha önce neler olmuştu?

20 3 0
12.08.2021

Afganistan’dan Türkiye’ye göç vesilesi ile bu ülke ve Taliban konusu yeniden gündeme geldi. Malum, yirmi yıl önce de 11 Eylül olayı nedeniyle dikkatler bu bölgeye çevrilmişti. Hiç unutmuyorum, 11 Eylül gece yarısından sonra Kabil’e yapılan roket saldırısını bizim gazeteciler, kovboy filmi kafasıyla ABD operasyonu sanmıştı, geç saatlerde üstelik büyük bir haber kanalına telefonla bağlanan ve bu konuları iyi bilen Suriyeli gazeteci Hüsnü Mahalli, bunun Kuzey İttifakı güçleri tarafından yapılan, beklenen bir saldırı olduğunu söyledi de olay yarım yamalak da olsa anlaşıldı. Zira 9 Eylül’de Kuzey İttifakı’na dahil cihatçı liderlerden Şah Mesut bir suikasta uğramıştı ve saldırı buna karşı bir tepkiydi. 11 Eylül’e kadar Afganistan’da neler oluyor diye merak eden yoktu. Belli ki, geçen bunca zaman içinde hâlâ pek merak eden olmamış. Taliban ile IŞİD’i karıştıran mı ararsınız, Türkiye’ye gelenlerin Taliban olduğunu sanan mı, hepsi var. Kimse kim, bizi ilgilendiren yeni bir göçmen dalgası diyebilirsiniz. Ben yine de meraklısı için Afganistan nasıl bir yer, Taliban kimdir nedir, biraz malumat sahibi olalım diyorum.

Biraz malumat sahibi olursak, mesela Türkiye’ye göç edenlerin Taliban mensubu olma ihtimalinin çok düşük olduğunu anlayabiliriz. El Kaide’ye ev sahipliği yapmış olsa da, Taliban küresel ölçekte cihat faaliyeti gösteren bir örgüt değil, Afganistan’ı yönetmeyi hedefleyen bir güç. Türkiye’ye gelenlerin büyük çoğunluğunun Türkiye’nin uzun zamandır irtibatta olduğu Özbek komutan Raşid Dostum’a bağlı ve Türkmen-Özbek asıllı topluluklara mensup olduğu anlaşılıyor. Öyle olduğu için de iktidarın bu göç dalgasından pek rahatsız olmadığını varsayabiliriz. Oluşturacağı ucuz iş gücü bir yana, bu göç dalgalarının siyasal-demografik boyutunu konuşmak gerekiyor. Suriye’den gelenler ölçeğinde olmasa da, bu tür insan hareketlilikleri Türkiye’de öncelikle Sünni, sonra da Kürt olmayan nüfus dengesine tesir ediyor.

Özellikle Soğuk Savaş sonrasında Türkiye’nin dış politikasında Sünni-Türk eksenli öncelikler ağır basmaya başladı. Turgut Özal döneminde Bulgaristan’dan göç eden Türk asıllılar, Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden sonra Orta Asya Türki Cumhuriyetleri ve Azerbaycan’a ilişkin politikalar, Birinci Körfez Savaşının ardından Irak Türkmenleri ile kurulan ilişkiler, Afganistan’da Raşid Dostum güçlerinin Türkiye ile bağlantısı bu çerçevede değerlendirilebilir. Bu yönde dış siyaset kuşkusuz, öncelikle demografik olmaktan ziyade, Türkiye’nin bölgesel çapta siyasal ve ekonomik gücünü artırmayı amaçlıyordu. AKP döneminde fazladan, Arap dünyası ile ilişkiler Müslüman Kardeşler’e destek çerçevesinde şekillendi. Bu noktada iddia edildiği gibi söz konusu olan sadece AKP’nin ideolojik tercihleri doğrultusunda Batıdan kopması değildi. Tam tersine, başlangıçta AKP iktidarı ABD ve Batı bloku tarafından bu istikamette destekleniyordu.

Afganistan’a ilişkin dış siyaset de, yukarda hatırlattığımız gibi, AKP öncesi dönemde şekillendi ve son olarak Türkiye’nin Afganistan’da inisiyatif almak istemesi de bu iktidarın Batı’ya yanaşma çabaları çerçevesinde gündeme geldi. Nitekim Suriyeli göçmenlerin Avrupa’ya akın etmekten alıkonmak üzere Türkiye’de barındırılması için daha yeni teşekkür aldık. Dünya böyle bir dünya, tüm bu gelişmelerin Türkiye’de yaşayanları ve geleceklerini nasıl etkileyeceğini düşünen yok, artık bu gerçeği herkes açıkça gördü. Tam da bu nedenle, iktidarın politikalarını doğru dürüst eleştirmek için bu genel tabloyu iyi kavramak gerekiyor. Öncelikle Afganistan’da durum nedir, Taliban kimdir, kısa bir hatırlatma yapalım.

Ne yazık ki, 11 Eylül’ün ardından gündeme geldikten sonra bile Afganistan ve Taliban üzerine –bırakın telif eserlerin seviyesini ve kıtlığını– Ahmed Raşid’in İslamiyet, Petrol ve Orta Asya’da Yeni Büyük Oyun başlığı ile 2001 yılında Everest Yayınevi tarafından çevrilen kitabı (Taliban Islam, Oil and the New Great Game in Central Asia, Tauris, 2000) dışında doğru dürüst kitap çevirisi bile yok. Bu kıtlık içinde Raşid’in kitabı iyi bir özet sayılabilir. Gelin görün ki, Pakistan kökenli gazeteci ana akım Batı medyasının öne çıkardığı diğer pek çoğu gibi, mevzuyu genel kabul görmüş belli klişeler çerçevesinde değerlendiren birisi. Söz konusu Afganistan olunca, bu klişelerden biri, zamanında Sovyetler Birliği’ne yakın bir rejimin kurulması karşısında İslamcı muhalefetin yükselişini bu coğrafyanın kaderi olarak görmek. Bir diğeri, İslamcılığı bu toplumun hoşgörülü, çoğul, Sufi meşrep ‘gerçek’ din anlayışından sapmış bir melanet olarak görmek. Bir adım ötesinde, siyasal İslamcılığın en çok da dışardan, Müslüman coğrafya içinde yaşanan siyasi çıkar, rekabet ve iktidar oyunları çerçevesinde beslenmiş olduğunu vurgulamak. ABD ve Batı dünyasının Soğuk Savaş döneminde Afganistan’da Sovyetler’e karşı İslamcı grupları desteklemiş olduğu gerçeğine şöyle bir değinip geçmek, enerji yolları hesaplarına değinmek ama işi döndürüp dolaştırıp Pakistan gizli servisine ve daha genel planda Suudi Arabistan-İran, Sünni-Şii rekabetine yıkmak.

UNICEF Afganistan danışmanlığı yapmış gazeteci Michael Griffin’in Afganistan arka planında daha ziyade El Kaide’ye yoğunlaştığı, Kasırga Biçmek başlıklı, Batı ana akım medyasında övmelere doyulamayan kitabı da (Reaping the Whirwind Afghanistan, Al Qa’ida and the Holy War, Pluto Press, 2001) aynı çerçevede görülebilir. Bu yaklaşım, sadece Afganistan’a değil, geniş Ortadoğu’ya ilişkin yorum ve kitapların pek çoğu için geçerli. Tabii diğer uçta da, bu coğrafyada ters giden ne varsa hepsini emperyalistlerin bir oyunu olarak gören yaklaşımlar var. Onlar konumuz dışında; bizim açımızdan en önemlisi, Batı ana akım medya ve siyaset söylemlerinin Afganistan’ın bugüne gelmesinde oynadıkları rolü mümkün mertebe göz ardı etme çabasının ötesinde, Taliban dışındaki siyasi aktörleri temize çekme çabaları. Bunlar önemli, çünkü her şeyden önce Afganistan’da halihazırda ayakta tutulmaya çalışılan rejimin aktörlerinin çoğunun dünya görüşlerinin Taliban’dan farkı sanıldığından daha az.

İç savaş yüzünden 1992’den sonra, o zamana kadar Afganistan’da ‘geleneksel İslam’ anlayışının ‘çok hoşgörülü’ olduğunu, 1979’da bile geleneksel ulemanın Afgan cihatçılarına katılmadığını belirten Ahmed Raşid (s. 84-85), “Afganistan’da Taliban’dan önce İslamcı aşırılığın asla yaygınlaşamadığını” iddia ediyor. Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesinin ardından yönetimi ele geçiren ‘mücahit güçler’ için, “onlar da radikal İslamcı ama Taliban ile kıyaslanınca daha modern ve ilericiydi” (s. 86) diyor. Ancak gerçek bu değil; Afganistan’da 1979 Sovyet işgaline karşı radikal İslamcı hareketlerin gelişmesi Batılı ülkeler ve onların bölgesel müttefikleri, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın desteğiyle oldu. Dahası, 11 Eylül vesilesiyle dünyanın dikkati Taliban’a yoğunlaşmadan önce, mücahit güçler arasında korkunç bir didişme ülkeyi yaşanmaz hale getirdi. Taliban’ın 1995’te Kabil’i ve iktidarı ele geçirmesi bu koşullarda gerçekleşti.

Halihazırda Kabil’de başta ABD, Batı dünyasının desteğiyle kurulan rejim çok başlı ve karmaşık bir koalisyona dayanıyor. Tam da bu nedenle bir türlü dikiş tutturamıyor; işin içinde etnik, mezhep ayrışmaları üzerine kurulan güç dengeleri olduğu gibi, daha önemlisi, merkezî bir idareye karşı mücadele eden, her biri kendi gücünü pekiştirmeye çalışan ve rant........

© K24


Get it on Google Play