We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

“Sanat benim için kendimden en iyi olanı vermek ”

3 14 0
23.05.2019

Vangelis Hacıyanidis ile 2017 yılının Nisan ayında tanıştım ve ne mutlu ki bu karşılaşma güzel bir dostluğun başlangıcı oldu. Hacıyanidis, Yunanistan’ın en iyi bağımsız küçük yayınevi olan, To Rodakio gibi müthiş bir yayınevine sahip ve yayıncısı Julia Çakiris, olağanüstü bir insan. Vangelis’in İngilizceye çevrilen iki romanını Julia sayesinde keşfettim ve hayran oldum, o günden beri de Türkçeye çevrilmelerini hayal ediyorum. Kıraathane Kitapları’nın kuruluşu bu fırsatı yarattı.

Vangelis’in romancılığını önemsediğim kadar, oyun yazarlığını da çok beğeniyorum. İnsana bakışı, roman tekniği, alışılmışın çok dışında. İnsan ruhuyla deney yapar gibi, içimizdeki gölge tarafı irdelemeyi seven bir sanatçı. Şaşırtıcı bir yazar.

Kıraathane Kitapları önemli bir çağdaş Yunan yazarını Türkçeye kazandırırken, yazarın ilk romanı Dört Duvar’la yola çıktı. Diğer romanlarının da arkadan geleceğini umuyoruz. Kitabın piyasaya çıkması vesilesiyle, Mayıs ayı başında birkaç günlüğüne Atina’ya gittim, Vangelis’e Türkçe kitabını kendi ellerimle verdim ve Benaki Müzesi’nin yakın zamanda açılan Modern Müze binasında buluşup, çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Sonbaharda İstanbul Edebiyat Evi’nde ağırlamayı umduğumuz bu heyecan verici yazarla, bir ilk tanışma olarak, bu söyleşiyi okurlarımıza sunmaktan büyük mutluluk duyuyorum.

Sevgili Vangelis, Dört Duvar’ı yazdığın dönemi hatırlıyor musun?

İlginç soru. Yıllar öncesine dönmem lazım. Dört Duvar’ı 1997’de yazmaya başladım. O sırada kendimi henüz yazar olarak görmüyordum. İlk yazdığım şeydi ve bitireceğimden bile emin değildim. Kafamda bir fikir vardı ve kısa hikâye olacağını sanıyordum. Kısa hikâye olarak bile biterebileceğimden kuşkuluydum. Ama çabucak gördüm ki, hikâye kısa ölçekte sınırlı kalamayacaktı. Bu bir roman olacak dedim, eğer yazabilirsem. Üç buçuk yılımı aldı. Bu sürenin tam ortalarına geldiğimde, bitirebileceğimi anlamıştım. Bitince de, elimde bir roman var, bakalım yayımlamak isteyen olacak mı dedim. Götürdüğüm ilk yayıncı “Evet!” dedi, tam da böyle, ünlem işaretiyle. Sene 2000 olmuştu ve işte o zaman ilk defa yazar olduğumu hissettim ve kendime dedim ki, tamam, sen artık hayatının kalan kısmında bunu yapacaksın.

Çok tuhaf bir roman.

Çok tuhaf denebilir, evet.

Okuduğumda şöyle düşündüm; ille Yunanistan’dan söz etmiyor dedim kendime, evrensel bir hikâye anlatıyor. Ama bir yandan da bana çok garip ve derinlemesine Yunanlı dedirten bir yanı var.

Yayıncım Julia Çakiris de tıpatıp aynı şeyi ve aynı sözcüklerle söylemişti bana, romanı okuduğu zaman. Ben de şimdi geriye bakınca bazı şeyleri daha iyi anlayabiliyorum. Bu romanda Yunanistan tamamen dekor olarak karşımıza çıkıyor. Kahramanımız Rodakis’in içinde yaşadığı ortam, yaptığı iş, yani arıcılık, doğa ve çevre, tasvir edilen çiçekler ve ağaçlar, olayların yer aldığı ada, deniz, belki anlatı boyunca gördüğümüz bazı gelenekler yahut örf-adet örnekleri. Ama karakterlerin hiç birisi tipik Yunanlı değiller, belirgin bir kimlik taşımıyorlar, hepsi biricik ve kendine özgü kişiler. Belki ana karakterlerden bazılarının “arketip” özellikleri taşıdığını söyleyebiliriz. Bütün bu unsurlar galiba hem Yunanistan’a özgü gibi duran hem de hiç Yunanlı olmayan bir çevre izlenimi yaratıyor.

Romanda, baş kahramanımız arıcı Rodakis’in evine sığınan anne-kız, Vaya ve Roza için hayat hiç kolay değil, ama sanki her şey onların çevresinde dönüyor.

Romandaki karakterlerin hepsini çok seviyorum. Vaya biraz acayip yanları da olsa, pratik bir kadın, kızı için en iyi olanı yapmaya çabalıyor, bir anne içgüdüsüyle. Haklısın, romanda çok daha fazla erkek karakter var, ama romanın asıl gücü bu iki kadın karakterde düğümleniyor. Erkek dünyasını onlar yansıtıyorlar.

Erkekler bir iktidar mücadelesinde oldukları için mi?

Evet, erkekler iş ve para kazanmak peşinde oldukları için. Adanın manastırındaki keşişler bile parayla ilgili bir şeylerle uğraşıyorlar, etkileri büyüsün istiyorlar, kendi çıkarlarını düşünüyorlar.

Roman çıktığı zaman kiliseye pek olumlu bakmadığın yönünde eleştiriler aldın mı?

Rahip olan bir arkadaşımdan böyle bir eleştiri aldım. Bana gidip derhal günah çıkartmamı, sonra da yazı yazmayı bırakmamı söyledi. Çünkü manastır ve din adamları hakkında yazdıklarımla, dine küfür etmeye tehlikeli şekilde yaklaştığım kanısındaydı. Halbuki benim için romandaki manastır sadece bir sahneden ve dekordan ibaret. Din adamlarının nasıl düşündüğünü veya davrandığını anlatmak gibi bir amacım kesinlikle yoktu. Benim için önemli olan, kahramanımız Rodakis’in keşişler tarafından hapsedilmesiydi. Bu sanatsal bir seçimdi sadece, tematik bir seçim değildi.

İnsanların hapsoldukları veya çıkışsız kaldıkları durumları anlatmayı neden bu kadar çok seviyorsun? İkinci romanın Misafir’de de böyle bir durumu anlatmışsın.

Çünkü böyle durumlarda karakterlere daha keskin şekilde odaklanabiliyorum. Kuşatılmış olmaları bana bu odaklanmayı sağlıyor. Böylelikle onların psikolojilerine girebiliyorum. Biraz büyüteç altına almak gibi. Karakterlerin çok fazla hareket özgürlüğü olmaması işimi kolaylaştırıyor! Belki bu senin soruna biraz yüzeysel ve şakacı bir cevap oldu. Asıl mesele galiba, bu tür kısıtlanma hâli insana daha çok derinleşme olanağı sağlıyor, çünkü düşünceler ve duygular daha çok yoğunlaşıyor.

Bir tür deney yapar gibi, insanların kısıtlı veya çıkışsız durumlarda nasıl davrandıklarını incelemeyi mi seviyorsun ?

Evet, çünkü bana göre edebiyat zor durumlarla ilgilenme sanatı, gündelik koşullarla değil. Zor bir durum sahnelediğin zaman okurun ilgisini çekebilirsin. Öyle olmadığı zaman ben, mesela, okur olarak, çok çabuk sıkılırım.

İkinci romanın Misafir de biraz böyle. Orada da gene insanın çok tipik Yunanlı zannettiği bir şeyi, bambaşka şekilde ele alıyorsun, o da mitoloji, biz insanların nasıl mitoslar yarattığımızı ve kendi mitoslarımızda bazen hapsolduğumuzu çok güzel anlatan bir roman, âdeta bir labirent gibi.

Evet, bir tuzak anlatılıyor orada aslında. İkinci romanımda antik Yunan ve modern........

© K24