We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

İhanetin var mı aşka?

6 9 8
31.01.2019

Tanrı’dan Tarih’e, her şey öldü, bir evlilik kaldı.

Aydınlanma’dan bu yana katı olan her şeyi buharlaştırmaya gayret eden pek muktedir, iktidarı ölçeğince de basiretsiz ve iradesiz insan, iyi ile kötü arasında itinayla gerdiği ikili norm sisteminden bir türlü paçasını kurtaramıyor.

Kutsal kitaplardan Antik Yunan mitlerine, zinanın hâlâ kimi ülkelerde cezai bir suç olmasından toplum nazarında ihanetin son büyük vefasızlık raddesi olmasına dek; iyi ile kötü ayrımını hayatın her çehresinde her dakika yeniden üretiyor, insan olarak büyük devrimler yaptığımız sanrısına tutunurken, hâlâ en basit arkaik düzenlemelerin tutsağı olarak yaşıyoruz: Evlilik iyidir, tek eşlilik iyidir, bu yüce ideallerden herhangi bir sapma kötüdür, cezalandırılmalıdır.

Neo-hedonizm çağında formül biraz değişti belki ama kesinlikle yürürlükten kalkmadı. Kısaca, sen, dedik. Sen, ne yaparsan yap, kendine ihanet etme. Bu öz-sadakat ilkesi, tanıdığın herkese ihanet etmek anlamına gelse bile. O en büyük cürüm, ihanet, ancak o en yüce ideal uğruna işlenirse kabul edilebilir: Sen.

Attica! Attica! Attica!, diye bağırmanın eşiğinde değilim, korkmayın. Bu ülkede ve bu zamanda değil, teşekkürler. Ben de aldatıldım, ne var, kör olmadım belki ama kahroldum, öyle sandım. Sarsıldım, şeşi beş görmeye başladım. İki kere iki dört etmiyordu artık. Bunlar hiç olmamış gibi, sonra doya doya aldattım da. Kendimize ulu ideallerden ve son sürüm siyasetlerden yonttuğumuz sekme zırh, hayatla teke tek karşılaşmamızda nadiren bize yardımcı oluyor, bunu az çok yaşamış herkes kadar biliyorum.

Sanat, ve edebiyat, da insandan azade değil. Tüm kusurlarımızla mühürlü. Yazılı ve sözlü kültürlerimizin hemen hepsinde aldatma temasına böyle bonkörce yer verilmesini, insanın evrimsel olarak sosyal kalmaya kendini mecbur hissetmesinde ve aldatmanın –bir ihtimal olarak dahi olsa—bu kusursuz dokuda bir çatlağa neden olma kudretine bağlıyorum.

Shakespeare, komedyadan tragedyaya hemen bütün oyunlarında ihanetten bahseder. Kral Lear, Hamlet, Macbeth, Othello, Jül Sezar, hepsi farklı ihanet katmanlarını irdeler. Madam Bovary’den Anna Karenina’ya, ihaneti tatmamış çok az karakter vardır klasikler arasında. Graham Greene’den Philip Roth’a, James Joyce’tan Claire Mesud’a pek çok yazar, aldatmanın panoramasını, olmadı bir anlık görüntüsünü kaydetmeye girişir. Bunda, kuşkusuz, aldatma ve aldatılmanın çok insana dair ve genel bir tecrübe olmasının, dahası drama açısından çok elverişli çatışmalar sunmasının payı var elbette, fakat ben insan türünün o ilkel korkularının peşimizi bırakmadığını düşünmekte ısrarcıyım. Tanrı’yı da hâlâ hayatta tutan aynı korku değil mi?

Bu bolluk içinde, aldatmaya dair söylenecek ne kaldı peki? Söylenecek yeni bir söz var mı? Hayır, bunlar doğru sorular değil…

Can havliyle hayata bağlanma çabamız üzerine

Domenico Starnone’nin Bağlar romanı, [1] insanın en derin saplantılarından birine, sadakat-ihanet ikilemine odaklanıyor. Evliliğin baskıcı bir kurum olarak anatomisini çok sesli ve çok katmanlı bir anlatılar bütünüyle sunan Starnone, zaman, yaşlanma, boyun eğme, başkaldırma, tutku, tatminsizlik, özgürlük ve mahpusiyet gibi temaları, yıkılan ve yeniden kurulan bir birliktelik, bastırılan travmalar ve sonuçları üzerinden anlatıyor.

Bağlar, üç kitaptan –veya Starnone’nin deyimiyle ayrı ayrı da okunabilecek üç novelladan-- oluşuyor. Birinci Kitap, aldatılan ve iki çocukla bir başına bırakılan bir kadının dört yıla yayılan mektuplarını içeriyor. Bu, Vanda’dır. Yıl, 1974’tür. İkinci Kitap, 40 yıl sonra, 2014’te başlıyor. Aldo, ki şimdi 70’lerindedir, karısıyla bir haftalığına deniz kenarına tatile gitmiştir; döndüklerinde, haneye tecavüz edilmiş, ortalık darmadağın, kedi kaçmış veya kaçırılmış, bir enkazla karşılaşırlar. Aldo, bu enkazın ortasında, bastırdığı geçmişini bulur ve tefekküre dalar. Evet, 40 yıl önce karısını ve çocuklarını bırakıp genç bir kadınla yeni bir hayata başlamıştır. Aldo, Vanda’nın kocasıdır. Üçüncü Kitap, Aldo ile Vanda’nın çocukları Anna’nın gözünden aktarılıyor; Anna, kardeşi Sandro ile azap içinde geçen çocukluklarını, hayatları boyunca kapanmayan yaralarını aktarıyor.

Starnone, üç kitap arasında, anlatıcı, biçim ve tür değiştirirken, kimsenin son sözü söylemediği, gerçek ve yaşanmışlıkların sürekli kırıldığı modernist bir kolaja varıyor. Bir mektup-roman olarak başlayan Bağlar, bir polisiye roman okurcasına suç ve suçlunun peşinde koştuğumuz bir anlatıya, bir trajediye, bir komediye ve belki de –aşırı yorum pahasına—roman à clef’e göz kırpıyor. Fakat bütün bu mahirane edebî oyunlar arasında, Starnone özünde bir hikâye anlattığı gerçeğini asla ikinci plana atmıyor. Eski bir hikâye bu, her şeyden çok, insanın acziyetini anlatıyor.

Bağlar’ı pekâlâ –sıkı durun-- bağlar üzerinden okuyabiliriz. Bağlar, bağlanma ihtiyacımızı ve bağımsız olma........

© K24