We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Son Adım’da gizlenmiş “ölümsüz tohum”

4 12 1
24.01.2019

Ayhan Geçgin’in Son Adım’ı üzerine bir makale yazmıştım. Sonra, Gençlik Düşü’ne de gönderme yaptığım kısa bir yazı. Sanırım bilgisayarımda metinleri üzerine yaklaşık 20-30 sayfa kadar daha notum vardır. Son Adım’ın erken okurlarından değilim. Bu romanını da diğerleriyle birlikte 2017’nin ortalarında okudum. Heyecan verici bir karşılaşmaydı, pek çok okuru için olduğu gibi. O günden bu yana, sürekli gündemimde olmasa da, alttan alta düşünmeyi hep sürdürdüm, üstelik bazen istemesem de, düşünmekten çok sıkılmış olsam da. Hakkında yazılanları, Geçgin’le yapılmış röportajları okudum. Ama beni tatmin etmeyen bir şey vardı. Anlaşılmadan kalan, söylenmemiş, etrafında dolaşılmış bir şey. Yanlış olmayan ama eksik kalan. O kadar notu alırken, özellikle Son Adım’ı yeniden okumayı sürdürürken, anlamış gibi yaptığım bir şey. Yaşamın çağrısı, dürtüsel ataklar, “şey” deyip geçtiğim(iz)… Ama içimden bir ses bu numarayı yutmadığını kulağıma fısıldayıp durdu; ara ara kulaklarımı tıkasam da, hiç vazgeçmedi. Metin güçlüydü ve kendini dayatıyordu işte. Biraz şuna benzer bir okuma deneyimi:

Tuhaf diyorsun, bir şeyler oluyor ama sanki sen ne olduğunu anlayamıyor, kavrayamıyorsun. İçinde bir şey kımıldıyor. Çok, çok gerilerden gelen soluk, hafif, belli belirsiz ama güçlü bir şey: düşüncelerinin sise gömülmüş ayrımsız çevriminin içinden bir anlığına, cılızca, zayıfça, titrekçe çıkıp gerisin geriye gömülüyor. Kafan ağırlaşıyor, öne düşüyor. Bir şey diye aklından geçiyor. Ama nedir bu? [1]

Metindeki “sen anlatıcı”nın çifte işlevinin olduğu düşünülebilir kuşkusuz: Alisan’ı Alisan’a anlatırken, aynı anda “tanımı gereği”, kaçınılmaz olarak okura da sesleniyor. İstediğimiz kadar, “bana söylemiyor” diyelim, tek tek her birimize de söylüyor işte. Üstelik sürekli “sen, sen, sen” diyen bir anlatıcı sesin, “ben değilim, ben değilim, ben değilim” deseniz de, üzerinizde ister istemez bir telkin gücü olacağını kabul etmek gerek; yine, tanımı gereği. Söylemsel bir klişeyi yinelemeyi göze alarak şunu belirtmeli: Her biriniz Alisan’sınız; her biriniz sonun bir türlü gelmediği, felaketin büyük gürültülerle yeri göğü inletmediği, usulca, yavaş yavaş yaşamınızın yerini alan felaket/kıyamet içinde yaşıyorsunuz, ama daha önemlisi, her birinizin içinde Alisan’da olan o “tüm sonlarla tüm başları iç içe geçiren küçük, ölümsüz tohum, bir incir çekirdiği” [2] var, diyen bir ses bu. “Sen anlatıcı” biraz da bunun için tercih edilmiş olmalı.

Peki, nedir şu Alisan’ın içindeki “ölümsüz tohum”? “Ortaya çıkmak, dile gelmek, belirmek isteyen”, “bedeninde kan gibi dolaşan, çeperlere baskı yapan” [3] şey, nedir? Yavaş yavaş, ayaklardan başlayarak yayılıyormuş gibi başa kadar yükselen ürperti, keyif veren akıntının kaynağı nedir? [4] Acaba AlİSAn’ın adında gizlenmiş, hatta apaçık orada duruyor olabilir mi bu şey? “İsa” olabilir mi mesela? Tanpınar üzerine çalışırken, gecenin bir yarısı Gnostiklerin İsa anlayışını okurken geldi aklıma bu. Kalp çarpıntılarıyla... Daha önce nasıl olup da aklıma gelmediğine, gözümün önünde duranı nasıl olup da görmediğime şaşarak. Çevresinde dönüp durduğumuz bu olabilir miydi? Acaba bir Mesih hikâyesi miydi anlatılan? “Yitik”, “işlevsiz” bir Mesih? En son anda, ağır işkencelerden sonra, tam da ölümden önce açılan bir üçüncü göz, buna mı işaretti? “Olmuş, olup duran, ama olup durmasına rağmen başa hiç gelmeyen: yavan felaket,........

© K24