We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Faşizmi görememek

5 1 0
23.09.2021

Büyük bir romancının cümlesini faşizme uyarlayayım: Demokratik ülkeler birbirine benzer, demokratik olmayanların her biri farklıdır.

Yine de bu farklılıklara işaret etmek için kullanılan çeşitli nitelemelere karşın demokratik olmayan ülkelerin ortak yanları var. Bu ortak yanların görülmemesi anti-demokrasi olayının anlaşılmamasına neden olabilir.

İçinde yaşadığımız yüzyıllar milli devletler dönemidir. Bu durum kendimizin milli yanını anlamamızı zor, hatta belki olanaksız kılıyor. Çünkü çevremizdeki gerçekliğin tarihsel, yani başı ve sonu olan bir süreç olduğunu görmemiz kolay değil. Milli devletlerin ve bunların dünya görüşünün (ideolojilerinin) belli bir dönemde ortaya çıkan bir kurgu olduğunu göremeyiz ve çevremizin sözde gerçekliğinden söz ederiz. İdeoloji içşelleştirilmiştir.

Geçmişte de hep aynı durum yaşanmıştı. Örneğin Ortaçağda insanlar bir “dinsel paradigma” içinde hapsolmuş olduklarından habersizdi. Tarihsel gerçekliklerini “değişmez gerçeklik” olarak algılamışlardı, ve en kötüsü, kendilerini objektif gözlemciler olarak…

Her tarihsel kurgu doğal olarak kendi gerçekliğini oluşturur: İnanç(lar) dünyası olarak. Bu “algı dünyasını” konuşmadan, anlamadan ve hatta aşmadan faşizmden –yani bir alt kategorisinden– söz etmek pek doyurucu ve yararlı olmayabilir.

Milliliğin bir özelliği –aslında milli/milliyetçi ayrımı bu paradigmayı meşru kılma gayretidir– insan topluluklarını milletler temelinde görmektir. Bu “yeni” bir görüştür. Bundan birkaç yüzyıl önce böyle bir algı söz konusu değildi. İlk başlarda ağır ağır, sonra hızlanan bir tempo ile bu görüş dünyamızda egemen oldu. Şimdi hemen herkes kendini bir milletin üyesi sayıyor.

Milletlerin varlığının kanıtlanması ve meşruiyet kazanması için bazı varsayımların kabulü kaçınılmazdı ve bu yapıldı. Her bir milletin “farklı” olduğu ilk varsayımdı. Ancak bu farkın “nedenini” bulmak bocalamalara neden oldu. Önce “bizi birleştiren kandır, yani ırktır” dendi, sonra “dildir” veya “dindir” dendi. Bunların farklı kombinezonları denendi; kimi kriterler öne çıktı, kimileri pratikte işlevli oldu.

Son çare olarak “bizi birleştiren bir millet oluşturma kararlılığımızdır” dendi. Bunu ilk ve en açık biçimde ifade eden Ernest Renan olmuştur, 1882’de. Ama buna pek az insan inanmıştır. Millilik bu temelde uygulanmamıştır. T.C. Anayasası’nda “dil, ırk, renk, din ayırımı gözetilmeksizin” deme ihtiyacı da bundan doğmuştur; anayasayı yapanlar “birlik” (ve vatan) dendiğinde halkın aklına tam da bunların geleceğini çok iyi biliyorlardı: dil, ırk, din, renk. Anayasa’ya bir madde ekleyerek milliyetçiliğin bu zararlı etkisinden uzak kalacaklarını sandılar.

Ama milliliğin en zararlı yanı insan toplulukları arasında farkı ve farklılığı öne çıkarması değildir. Bu bir kimlik sorunudur ve bu haliyle kaldığında büyük acılara neden olmayabilirdi. “Farklıyız” algısına milletlerin yarış ve çatışma içinde oldukları inancı da eklenince milli savaşlar yaşandı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra faşizm, Nazizm ve milliyetçilik (nationalism) Batı dünyasında olumsuz bir anlam edindi. Türkiye’de milliyetçilik hâlâ olumlu bir terimdir.

Benito Mussolini 9 Mayıs 1936'da, Roma'daki Venedik Sarayında kitlelerin önünde.

Fıkra gibi okunabilecek bir anekdot ekleyeyim: 1960’lı yıllarda Mihri Belli yanlıları “Milli Demokratik Devrim” tezini savunuyorlardı. Bir İngiliz’e bu terimin anlamının “biz sosyalistiz ama milliyiz” diye anlatıldığını hatırlarım – we are socialists but also national. İngiliz, gözleri fal taşı gibi açılmış, kendilerine iftiharla National Sosyalist (Nazi)........

© K24


Get it on Google Play