We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Sabahattin Ali’nin kaybolan başı: Türkiye’de anti-entelektüalizmin kökenleri

6 6 0
23.09.2021

Cumhuriyet gazetesinin 29 Ekim 1933 tarihli özel sayısı 64 sayfa olarak çıkmıştır. Bu sayıdaki makalesinde Cemal Ziya, Türklerin başarılarına atıfta bulunarak onları tarihin mucizesi olarak tanımlar.[1]Gazetenin bir sayfasına düşülen editoryal not ise 64 sayfalık özel sayının memleketteki başarıları anlatmaya yetmediğinden şikâyet etmektedir.[2] Milliyet gazetesinin onuncu yıl özel sayısında ise Etem İzzet, Türkleri yaradılışın en üst mertebesi olarak tanımlar. İzzet’e göre Türklerin başarılarını başka milletlerin taklit etmesine bile imkân yoktur.[3] Cumhuriyet’in onuncu yılının en önemli konuşması ise şüphesiz Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’e aittir. Atatürk bu konuşmasında “az zamanda çok işler” yapıldığını ilan etmektedir. Atatürk’e göre bunun arkasındaki güç ise “tarihî bir vasfı da güzel sanatları sevmek” olan “yüksek bir insan cemiyeti”, Türk milletidir.

Resmî söylemin ülkedeki başarıları sıralamak için yarıştığı yılda, Sabahattin Ali, Bir Firar’da (1933) Anadolu’yu bir insanın yaşamak istemeyeceği bir yer olarak tasvir eder. Memleket fakirdir. İnsanlar düzenli olarak jandarma tarafından dövülmektedir. Üstelik siyasal düzen zenginleri ve güçlüleri korumaktadır.[4] Ali’nin anlattığı memlekette ahali çok yönlü bir krizin içindedir.[5] İnsanlar otoriter bir rejimin altında, ümitlerini kaybetmiş biçimde yaşamaktadır.[6] Kadınların durumu daha vahimdir. Hanende Melek (1937), Anadolu’daki ahlaki krizi kadın üzerinden anlatır. İlkel şartlarda yaşayan kadınlar zihni melekelerini bile kullanamamaktadır. Vatan, millet gibi modern kavramlardan dahi habersizdirler.[7] Bir Siyah Fanila’yı (1937) okurken Anadolu ahalisinin basit ve geri kalmış vaziyette olduğunu anlarız.[8] Dahası, memleketi bir ahlaki kriz sarmış vaziyettedir.[9] Ve bu krizin baş müsebbibi doğru dürüst çalışan bir devletin olmamasıdır. Ali’ye göre Anadolu’da suç, devletin etkin çalışmamasından kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle suçun memleketteki kaynağı insan doğasındaki bozulma değil, devletin ve siyasal sistemin çürümüşlüğüdür.[10] Ortada işe yarayan bir devlet olmadığı için, insanlar kaçınılmaz olarak geleneksel yöntemlerine göre adaletin peşine düşmektedir.[11] Bunu Çakıcı’nın İlk Kurşunu’nda (1946) görürüz: Babası öldürülen Mehmet başka bir çare olmadığı için adaleti kendisi intikam alarak arar.[12] Nitekim Sabahattin Ali’nin pek çok diğer eserinde o yüzden çeşitli suçlara karışmış olanlar aynı zamanda bir tür noble savage –“vahşi soylu”– olarak resmedilir.[13] Kısacası, rejimin ve rejime paralel yazanların memlekette birbiri ardına muazzam işlerin yapıldığını destansı bir dille anlattığı zaman diliminde Ali, Kemalizm’in boş bir retorik olduğunu yazmaktadır. Ve bu retorik memleketin ekonomik ve sosyal sorunlarını gerçek biçimde yansıtmamaktadır.[14]

Sabahattin Ali 1948 yılında Bulgaristan sınırında öldürülmüştür. Adli tıp gerekçesiyle bir hastaneye götürülen başı daha sonra bulunamamıştır.[15] Ancak Ali’nin dışlanması ölümüyle sona ermiş değildir. Pek çok eseri yıllar sonra basılabilmiştir. Örneğin 1947 yılında basılan Sırça Köşk’ün yeni baskısı ancak 1987 yılında gerçekleşmiştir.[16] Uzun bir süre Ali hakkında tarihçiler ve edebiyat eleştirmenleri bile sessiz kalmıştır.[17]Halbuki Ali, Cumhuriyet’in ilk entelektüel kuşağının parlak bir ismiydi.[18] Üstelik son derece Batı yanlısı, seküler ve hatta dönemin ruhuna uygun biçimde İslamcı siyaseti eleştiren biriydi.[19] Kuyucaklı Yusuf’ta (1937), kahramanın Tanrı’nın kötü bir şey olduğunu hayal ettiğini okuruz.[20] Pek çok hikâyesinde din (yahut imam) Anadolu’yu mahvetmiş olan kaderciliğin, güçlülerin sömürüsünün devamını sağlayan, bunu bir yazgı olarak izah eden, karanlık bir karakter olarak karşımıza çıkar. Aynı biçimde ülkenin batısında yaşamış ve batısının sorunlarını ele alan Ali, Kürt sorunu gibi erken Cumhuriyet’in hassas olduğu bir konuyla neredeyse hiç ilgilenmemiştir. Peki, devlet neden Ali’yi bir düşman olarak görmüştür?

Ali’nin devlet tarafından hedef olarak görülmesinde evvela sosyalist kimliği akla gelir. Şüphesiz bu önemli de bir noktadır. Ancak Sabahattin Ali’nin devlet ve siyasal düzen için bir tehdit olarak görülmesinin temel kaynağı, entelektüel bir otonomi talep etmesi ve böylece devletin çizdiği sınırları zorlamasıdır. Entelektüelleri doğal olarak devletin ortağı yahut rejimin fraksiyonu olarak gören bir yaklaşıma sahip Kemalizm’in beklentisi Sabahattin Ali gibilerin bir tür ideolojik aparat olmalarıydı. Bir bakıma polis ve jandarma devletin nasıl baskı aparatı ise, entelektüellerin de ideolojik aparat olarak rol oynaması istenmekteydi.[21] Bu yaklaşım doğal olarak tam bir entelektüel otonomiyi kabul etmemekteydi. Örneğin buna göre yazarların Anadolu’yu apolitik olarak, kültürel ve geleneksel motiflerle el almaları ve siyasal sorunları rejimi rahatsız edecek biçimde ifade etmemeleri beklenmekteydi.[22] Bir bakıma dönemin Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerinde yazanların yaptığı gibi, memleketin Atatürk liderliğinde nasıl başarılarla medeniyet yolunda seyahat ettiği işlenmeliydi.

Halbuki Ali’nin çizdiği Anadolu resmi içinde kokuşmuş kaymakamlar, halka tecavüz eden jandarmalar, suçlu olduğunu bildiği halde ağanın oğlunu serbest bırakan hâkimler vardı. Bu açıdan bakınca önemli bir noktanın farkına varıyoruz: Sabahattin Ali’nin bir devlet düşmanına dönüşmesi sosyalizmle ilişkisinden ziyade tam bir entelektüel olması, yani meslekî otonomi talep etmesidir. Halbuki Türk devlet geleneğine göre tam bir meslekî otonomi talep etmek bir tür güvenlik sorunudur. Çünkü tam bir otonomi talep eden kişiler –bu bir yazar yahut işadamı olabilir– devletin kontrol edemeyeceği sosyal dinamiklerin aktörü haline gelebilirler. Burada geniş anlamda Türk devlet geleneğinin otonom aktör ve alan kabul etmemesinden bahsediyoruz.[23] Bu açıdan bakınca Türk devlet geleneğinde “güçlü devlet, zayıf sivil toplum” ilkesi devlet ve toplum arasındaki ilişkileri yönetir.[24] Bunun en tipik sonucu devletin, devlet dışı aktörlere zayıf bir otonomiyi layık görmesidir. Bunun tarihsel kök nedeniyse Batı’da olan tecrübeden farklı olarak, Türk devlet geleneğinin tarihsel evriminde devlet dışı aktörlerin (sivil toplum, sendika, parti, burjuvazi, işçi sınıfı, üniversite, yerel yönetim…) devleti bir sözleşmeye zorlayacak gücü hiçbir zaman elde edememiş olmasıdır.[25] Daha kötüsü, bu devlet geleneği içinde sosyalleşen siyasetçiler de bu kafa yapısının etkisi içinde kalarak otonomi, özerklik, yerinden yönetim, entelektüel bağımsızlık, üniversite özerkliği gibi kavramlara karşı şüpheyle bakarlar.[26]

Olaya bu tarihsel ve teorik açıdan bakarsak, Ali’nin devlet düşmanı haline gelmesinin temel sebebinin sosyalist kimliği değil, tam bir entelektüel otonomi talep etmesi olduğunu düşünmek yerindedir. Çünkü talep ettiği bu tam entelektüel otonomi Ali’nin hikâye ve romanlarını sosyal bir gerçekçilikle kaleme almasını sağlamıştır. Ne var ki, bu gerçekçiliğin ürettiği resim ise devletin anlattığı hikâyeden son derece farklıydı. Başka bir ifadeyle, tam entelektüel otonomi ve bunun sonucu olarak gerçeğin devletten farklı kurgulanması Ali’nin devlet düşmanı haline gelmesini sağlayan temel dinamiktir. Çünkü tarihsel Türk devlet geleneği, sınırlı bir otonomi içinde, düşünürlerin ideolojik bir aparat olarak devletin istediği ölçüde bir “gerçek” resmedilmesini istemekteydi. Tam bir otonomi talep etmek kişinin ideolojik tercihlerinden ayrı olarak devlet tarafından sorun olarak görülmekteydi. Çünkü tam bir meslekî otonomi kaçınılmaz olarak gerçekçiliğe yol açmaktaydı ve devletin esas rahatsız olduğu ise buydu.

Tam entelektüel otonomi talebi olarak Sabahattin Ali’de sosyal gerçekçilik

Jacques Rancière’e göre bir edebi/sanatsal eserin yazarının/yaratıcısının politik kavgalarından ayrı bir siyasal kimliği vardır. Bunun kök nedeni ise yazarın eserde mesajlarını her zaman açık ideolojik bir formatta vermemesi, aksine bazen eserlerini kurgulama biçimiyle bu mesajı vermesidir. Böylece........

© K24


Get it on Google Play