We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Türkiye’de hayalî kurguyu korumak: ‘faşizmlerin’ güncelliği

3 1 0
23.09.2021

Birçok kurumun tanımı ve içeriği zaman içinde değişir. Mesela geleneksel aile yapıları modern aileye doğru değişirken, “aile” kavramının insanlarda yarattığı duygular ve anlamlar da değişir. Baba mutlak otoriteyken, kadınların toplumsal hayatta oynadıkları rol arttıkça yeni nesil çocukların içine doğdukları aile ve bu ailenin ürettiği anlam ve duygular da değişir. “Çekirdek” olarak tanımlanan aile dedelerin, ninelerin, teyzelerin, gelinlerin, torunların olduğu bir aileden çok farklıdır. Boşanma ve yeniden evlenmelerle oluşan, çocuklar için “üvey” ya da “cici” baba ya da annelerin de kapsama girdiği aileler de bir öncekinden farklıdır. Çoğunlukla ebeveyn olarak sadece annenin olduğu, “tek ebeveynli” aileler daha da farklıdır. Kavram aynı kalsa da içerik sürekli bir yenilenme içerir. Dolayısıyla “anne, baba ve çocuklardan oluşan toplumun en küçük birimi…” diyerek tanımlanan insan gruplarına “aile” demeye devam etsek de, söylemsel ve eylemsel pratikler ilişkilendikleri, içine girdikleri kurumları değiştirirler ve artık başka bir aileye geçilir.

Benzer şekilde, kavramların içerikleri ve dolayısıyla tanımları da zaman içinde değişir. Bir zaman sonra o kavramı kökenindeki anlama sıkıştırmak da mümkün olmaz. İşte faşizm de insan topluluklarının yaşadığı dinamizm içinde ilk kullanıldığı zamana kıyasla çok farklılaşmış olgulara işaret eden bir nitelik kazandı. Faşizm ilk olarak 1920’li yıllarda, Mussolini’nin kurucusu ve lideri olduğu İtalyan Ulusal Faşist Parti ile gündeme geldi. Aslında Mussolini’nin faşizmi de Latince “demet” anlamına gelen fascis kelimesinden, daha da spesifik olarak, değneklerden oluşan bir demetin ortasında kalan ve keskin tarafı dışa dönük duran bir balta sembolünden türetildi. Fascis kelimesi hem toplumun tepesindeki yöneticilerin gücünü ve yargı yetkisini sembolize eder hem de “birlikten kuvvet doğar” anlamını üretir. Bu haliyle kısaca belirgin bir şekilde “gücü” sembolize etse de, geçmişten bugüne taşınan anlam beraberinde bir imaj üretir; bu imajda “varsayılan bir otorite” eşliğinde, baltayla “tehdit eden” ve “bir olmayı” vazeden bir gücü görebiliriz.

Benito Mussolini askeri bir tören sırasında. 3 aralık 1940, Roma.

Faşizm, Mussolini’nin partisinin kazandığı güce bağlı olarak 20. yüzyılda başka ülkelerde benzer sosyo-ekonomik şartları, ruh halini, arzularını ve korkularını yaşayan ve siyasal arayış içinde olan insanlara ve hareketlere de ilham verdi. Almanya’da “nasyonal sosyalizm” (milliyetçi toplumculuk), İspanya’da “falanjizm”, Avusturya’da “Avusturya faşizmi” türevleri üredi. Ülkeden ülkeye yapılan vurgularda değişiklikler olurken, izlediği güzergâhtaki Marksist literatür de faşizm kavramının değişmesine katkı sundu. Bunlar arasında “tekelci kapitalizm” ile ya da “geç dönem kapitalizmin yapısal bunalımı”yla (Troçki) ilişkilendirilmiş, “devlet kapitalizmi” ya da “finans kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü” (Dimitrov) gibi oldukça spesifik tanımlamalar yer aldı. Her halükârda bir siyasal hareket olarak faşizm zaman içinde milliyetçilik ideolojisi eşliğinde toplum üzerinde totaliter baskı kuran “sağcı” rejim ve hareketleri anlatmak için kullanılan, jenerik bir kavrama dönüştü.

Kavramın pratikte yüklendiği içerikte kuşkusuz bütün versiyonlarıyla faşist yönetimlerin, faşist grupların çeşitli dozlarda uyguladıkları baskı, şiddet, vahşet ve zulüm doğrudan rol oynadı. “Faşist” kelimesi adeta başlı başına bir küfür olarak yeni üretimlere de tabi oldu. Buna karşılık “faşist” kelimesi, faşist pratiklere sahip grupların bizzat bu pratikler içinde başkalarına karşı “düşman-hain” vb. tanımlamalarında kullanılabilir türden bir sıfat haline de dönüştü. Dolayısıyla faşizmi bugün yeniden tanımlamak için insanlar üzerinde yarattığı “korkunç” duyguyu ve o duygu eşliğindeki anlamı göz ardı etmenin mümkün olmadığını da burada not edebiliriz.

Bununla birlikte faşizm hakkında başka kavramlarla ilişkili ve dinamik bir tanım geliştirebiliriz. En genel olarak “faşizm”in gerçekleştiği ülkelerdeki ya da “faşist” olarak nitelendirilebilecek partilerin iddialarındaki ve söylemlerindeki en temel unsurlar arasında milliyetçilik ideolojisi barizdir. Buna popülist bir dil, bütün bir toplumu homojen ve bütün olarak kabul eden, sınıfları reddeden bir halkçılık eklenir. Buna bağlı olarak devlet kontrolünde, korporatist yapılara dayanan, sınıflar arasında “hak” ve “adalet” ilişkisi yerine, yoksulların ihtiyaçlarının “şefkatli devlet” tarafından iyilik ve yardım olarak karşılanmasını öngören bir pratikler bütününü görebiliriz. Bu genel çerçeveye bağlı olarak faşist söylem ülkeden ülkeye farklılıklar gösterse de, “birlik-beraberlik”, “ulusal/milli değerler”, “tek vatan, tek bayrak, tek devlet, tek din, tek lider” gibi sloganlaşmış ilkeleri hayatın her alanına yerleştirmeye çalışır. Belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan insanların bir kısmının etnik kökenini, ırkını ya da dinini yücelterek ya da farklılaşmış insanları bir sıfat altında aynılaştırma çabasına girişir. Bunun yanı sıra, toplumdaki güç ilişkilerine bağlı olarak faşizmler farklı dillerle konuşsa da, yetkinin tek lider etrafında sembolleşen tek parti-devlet elinde toplanması eğilimi süreklidir.

Faşizmlerin hepsinde geçmişle bir kutsallık ilişkisi kurulur. Geçmişteki yıkımlar ya da üstünlükler, yaşanan toprakların kutsallığı, o toprakların barındırdığı yüce tarih ve yüce atalar bir “yeniden doğuş” mitinin inşasında çok önemli rol oynar. Geçmişe dönük olarak sürekli kılınan bu referans kitleleri sürekli mobilize etmek, dönüştürmek üzere, büyük devleti yeniden kurmak ve yeni ve ideal toplumu yaratmak için duygu inşasının da sürekli olmasını sağlar. Faşizmlerde biz ve onlar tanımları ve ayrışması çok nettir ve “yabancılar” güvenilmez ve tehlikelidir; gerekirse toplumda faşist ideolojiye uyum sağlayamayan kesimler de “yabancılaştırılırlar”, yok edilebilir kıvama getirilirler. Acılı tarih/şanlı tarih, tarihin intikamı/tarihin yüklediği misyon uyarınca militarizm ve şiddet/savaş faşizmlerin en kolay başvurabildiği yol-yordam arasında yer alır. Bu şiddetin ve şiddet dilinin yeniden üretimi sadece faşist ideolojilerin kendine özgü siyasal üretimleriyle gerçekleşmez. Her ne kadar kadınların da –farklı işlevler altında– dahlini içerse de, faşizmlerin hepsi erkek diliyle titreşim halindedir; faşizm erkeklikleri, erkeklik faşizmleri besler.

Bu aşamada devlete, devletle örtüşmüş bir partiye ve lidere yüklenen kutsal anlam ve misyonun yanı sıra, bu devletle (liderle) ve misyonla örtüşmüş halk ilişkisine dikkat edilirse, aslında faşizm ve faşizmler daha genel “totalitarizm” kavramıyla birlikte düşünülebilir. Başka bir ifadeyle, faşizm esas olarak “sağ” bir ideoloji olmasına rağmen, çok daha genel totalitarizm kavramı içinde ele alınabilecek bir alt kavram olarak nitelenebilir. Ayrıca dünya tarihinde “sol” adına ortaya çıkmış olsalar da, çeşitli totaliter rejimlerin faşizmlerden çok uzak olmadıklarını ve her iki kavramın bu baskıcı rejimleri anlamak için önemli açılımlar sağladığını görebilir ve faşizm ve totalitarizm kavramlarının birini (baskı ve şiddet) veya diğerini (geniş kitlelerin içselleştirmesi) belirli anlamları güçlendirmek için kullanabiliriz.

Faşizm kavramının zaman içinde yaşadığı güzergâh ve anlam çoğalmasına paralel olarak insanlar ve toplumlar üzerinde yarattığı negatif sembolik değerden ötürü faşizm açıkça savunulabilir, meşru bir ideoloji olmaktan çıktı. Ancak bu faşizmin çeşitli versiyonlarıyla ve farklı adlar altında var olmaya devam etmesine engel olmadı. Farklı ülkelerde, belli tarihsel dönemlerde iktidarı ele geçiren, kendilerine “faşist” demeyen lider ve partilerin adlarıyla anılan ve faşizm kavramının içeriğindeki unsurlarla tanımlayabileceğimiz rejim ve yönetimler ortaya çıktı.

Örnek olarak verecek olursak, Nasıl Zorba Olunur? adlı bir belgesel dizide konu edilen 20. yüzyılın “zorbalarından” birçoğunu doğrudan ve klasik anlamda “faşist” tanımlamasına sıkıştırmak mümkün olmayabilir. Ancak belgeselde yer alan Mussolini, Hitler, Franco, Stalin ve Mao dışındaki Saddam Hüseyin, İdi Amin, Kaddafi, Castro, Kim Jong Il gibi liderlerin her biri faşist ya da totaliter pratiklerin bir veya birçoğunu hayata geçirdiler. Türkiye’deki yüz yıllık devlet ve siyaset tarihinde de faşist (totaliter) pratiklere çeşitli dozlarda rastlanabilir. Diğer ülkelerden farklılaşan, kendine has özellikler taşısa da, Türkiye ile birlikte tarihin farklı zamanlarında ve dünyanın farklı bölgelerinde (Almanya, İtalya, İspanya, Sovyetler Birliği, Libya, Irak, Arnavutluk, Kuzey Kore vb.), ortaya çıkan “zorba/faşist/diktatoryal/totaliter” rejimlerde farklı dozlarda yer alan şu özellikleri sayabiliriz:

Totaliter rejimler toplumda ortaya çıkan alternatif seslerden ve rejime duyulan güvensizlikten korkarlar. Çünkü rejimin kendisi de o toplumda daha öncesinde ortaya çıkan bir güvensizliğin ürünüdür. Totaliter rejim bir eski rejimi yıkarak gelmiştir ve gene başkaları tarafından yıkılma riskiyle karşı karşıyadır. Bu risk rejimi güvensiz kılar. Rejimi ele geçirenler ve onun en merkezinde yer alanlar sürekli etraflarını temizlemek, kendilerini güvene almak zorundadırlar. Bu yüzden sürekli şüphe duyarlar, gizli servisler ya da çok çeşitli izleme organları kurarak her türlü bilgiyi ve enformasyonu kontrol etmeye çalışırlar. Yönetimdeki kişi dışında insanlar kimseye ve birbirlerine de güvenmemelidir. Rejimin ve onun liderinin duyduğu güvensizlik toplumda zaten zayıf olan güvenin de yok edilmesiyle dengelenir. Bu durumda kimseye güvenilmeyecek, sadece devlete ve onun liderine güvenilecektir, gerekirse çocuklar bile anne babalarını ihbar edeceklerdir. Bütün totaliter rejimlerde bol bol komplo davaları görmek sıradandır. Bütün devrimler kardeşlerini yerler; totaliter rejimlerin hiçbirinde de merkezî liderler yola çıkarken yanlarında olanlarla devam etmediler, çoğu yakın oldukları insanları yok ettiler. Devrimin kahramanlarının hepsi “devlete karşı komplo kurmak”tan hainlikle suçlandı.

Böyle bir gücün inşa olmasında en önemli araçlardan biri bilgiye hâkim olmaktır. Çünkü faşist/totaliter rejim için aslolan kendi gerçekliğidir; gerçek yoktur, sadece gücün gerçeği vardır; çünkü bilgi güçtür ve bu bilgi-gücün gerçekleşmesi için sansür, hapis, düşünce ve ifade yasakları, vb. her yol mubahtır. Gerçekler manipüle edilmeli, insanlar manipüle edilmeli, görülmemesi istenen gerçekler sansürlenmeli, vitrin olarak sunulmak istenen hayal ya da rejim için faydalı gerçekler gösterilmeli, reklam yapılmalı, yabancılar baştan çıkarılmalıdır (“bütün dünya........

© K24


Get it on Google Play