We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Tereddütten karara: Peyami Safa’nın Bir Tereddüdün Romanı’nı konumlandırmak

1 1 0
23.09.2021

Peyami Safa’nın Bir Tereddüdün Romanı[1] metni 15 Temmuz 1932 - 23 Eylül 1932 tarihleri arasında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildikten sonra, 1933’te Sühulet Kütüphanesi tarafından basılır. İki dünya savaşı arası dönemde, totaliter rejimlerin güçlendiği bir tarihsel momentte, Hitler’in Ocak 1933’teki iktidarının önünü açan Kasım 1932 seçimlerinin hemen öncesinde dolaşıma girmiş olan bu romanın ilk bakışta bu gelişmelerle alakası yok gibidir. Tarihsel-politik konumundan çok tekniğiyle dikkat çekmektedir.

Metnin üçte birlik kısmını Bir Adamın Hayatı adlı bir romandan yapılmış alıntılar oluşturur. Üstelik biz romanın ana kişilerinden Mualla ile birlikte Bir Adamın Hayatı’nı okuruz. Hem iç romanda komaya girmek üzere olan bir adamın bilinç akışını, hatırladıklarını, kendisini komaya sürükleyen koşulları izleriz hem de Mualla’nın okuma deneyimine, okuma esnasındaki bilinç hallerine tanıklık ederiz. Metnin ikinci yarısındaysa Luigi Pirandello’nun 1922’de yazdığı tiyatrosu Çıplakları Giydirmek (Vestire gli ignudi) ile kurulan metinler arası bağlar sıkılaşır. Romanın bir başka temel kadın karakteri Vildan’ın bu oyunu çeviri süreci ve oyunun olay örgüsüyle Vildan ve Bir Adamın Hayatı’nın muharriri arasındaki ilişkinin geçişliliği bu kısımda ön plana çıkar. Dolayısıyla romanın ilk bakışta dikkat çeken katmanı, başka metinleri kendine dahil etme tarzı ve okurluk, yazarlık ve çevirmenlik deneyimlerini tematize edişidir.

Bir başka katmandaysa Bir Adamın Hayatı’nın muharriri Bir Tereddüdün Romanı’nın ana erkek kişisi olur ve bu kişi Mualla ile Vildan arasında salınan bir arzuyu yaşamaktadır. Peyami Safa okurları için hayli tanıdık bir mıntıkadayız: Muharririn tanıştıktan kısa süre sonra evlilik teklif ettiği Mualla dengeyle, ölçülülükle, geleneğe ve modernliğe ahenkli bir açıklıkla donatılırken, Mualla’dan önce tanıdığı ve Mualla ile evlilik dedikoduları yayılınca tekrar ortaya çıkan Vildan ise aşırılıkla, ifrat ve tefrit arasında gelgitle, halden hale girip sabit bir kimliğe bürünememekle nitelenir.

Bir Adamın Hayatı’nın ana kişisiyle muharrir arasındaki otobiyografik bağlar ve Çıplakları Giydirmek’in temalarıyla Vildan ve muharrir arasındaki ilişkinin paralelliği, Bir Tereddüdün Romanı’nın farklı katmanları arasındaki sınırları geçişkenleştirir ve ana metinle iç metinler arasındaki diyalogu da artırır. Böylelikle Mualla ve Vildan’a yüklenen anlamlar da billurlaşır. Ancak romanın ilk yarısında odakta olan Mualla’nın –ikinci yarısında birkaç kere ismi geçmek dışında– unutulması, bir tek romanın kapanış paragrafında hatırlanması metnin mimarisini aksatmaktadır.

Muharririn ideal kadın telakkisi Vildan’dan Mualla’ya doğru yönelmekteyken iki kadının romanda çıkış sırası farklıdır. Mualla’ya yönelimden sonra Vildan’ı tanırız. Mualla sonrası Vildan’ın ortaya çıkışıyla, Mualla öncesi Vildan’a dair bilgi sahibi oluruz. Vildan’dan Mualla’ya geçiş aynı zamanda muharririn bohemlikten vazgeçiş süreciyle paralel ilerlemektedir. Romanın politik bağlamını belirleyen ilk veriler bohemlik tartışması aracılığıyla verilir. Bu tartışma çoğunlukla Bir Adamın Hayatı’ndan alıntılanan kısımlarda muharririn iç romandaki temsilcisi ve arkadaşları arasında sefih olarak sunulan gece eğlenceleri ya da bu temsilcinin komaya giriş süreci esnasında geçmektedir.

Sağlık krizinin şiddetlenmeye başladığı ilk anda muharririn farkına vardığı şeylerden biri toplum ve ölüm arasındaki ilişkidir. Ölümünün pek yakında gerçekleşebileceği düşüncesi ölüm tehdidinin toplumun kurucu unsuru olduğuna dair bir sezgiyi de beraberinde getirmiştir: “Bir anda ölüm ona cemiyetin yaratıcısı gibi göründü; milyarlarca insanın üstünde bir kara ışık gibi uzanan bu en büyük korkusunun altında herkesin birbirine sokulmasındaki ihtiyacın ehemmiyetini hissediyordu.” (s. 16) Ölüm etrafında örgütlenen cemiyete muharrir aynı zamanda mutlak bir güç de atfeder. Bohem arkadaşları kendi aralarında ölçüsüz davranırken, muhtelif aşırılıkları denerken yanlarında “normal” insanlar olduğunda kendilerini saklamakta, norm ihlallerini ve sınır aşımlarını cemiyetten gizlice yapmayı tercih etmektedir. Bohemlikten ayrılış/arınış sürecinde olan muharrir bu kendini saklama pratiğini yanlış bulmaktadır; zira

“[C]emiyet her şeyi biliyor. Ondan bir şey kaçırmak imkânsızdır, imkânsız. Cemiyet her şeyi görür, bilir, anlar; çünkü bizzat cemiyet her şeydir ve kendi cüzlerinden müstakil bir varlık değildir”. (s. 82)

Muharrir topluma kadiri mutlaklık, âlimi mutlaklık gibi Tanrısal sıfatlar yüklerken bohemlerin toplumdan azade özerk bir alana, korunaklı bir özgürlük ortamına sahip oldukları yanılsamasında olduğunu düşünür. Bohemler aynı zamanda her türlü gayeden de nefret etmektedirler. Vaktiyle parçası olduğu bohemlere göre bir gayeye bağlanmak heyecanların ve duygulanımların hür oyunundan, samimi, hakiki ve dinamik yaşamdan uzaklaşmak demektir. Muharrir bohemlerin politik fikirlerini de aktarır. Bohemlere göre otokratik zihniyet, “[b]üyük içtimai taazzuvlardan [organlaşmalardan, örgütlenmelerden], kulüplerden ve cemiyetlerden kork[tuğundan]” (s. 92) bunlara müdahale etmektedir. Hatta cemiyetçiliği en büyük anarşi etkeni olarak görmektedirler: Cemiyetçilik anarşinin üstünü “suni surette dikiş tutturan, şekilden........

© K24


Get it on Google Play