We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Reşat Nuri’den bana kalan birkaç not

4 1 0
23.09.2021

Okur steril edebiyatçıyı pek sevmez Türkiye’de. Yüksek siyasi ideallerden kendisini uzak tutan yazarı küçümser. Çünkü apolitik yazar bir derdi, bir davası olmayan kişilerin edebiyatla oyalanmasına yardımcı olur sadece. Onun dünyayı bir ahlaka sığınarak dönüştürmek, olguları sorunsallaştırmak ve kurgusal çatışmaları siyasi bir imge veya söylem yaratmak için kullanmak gibi derdi yoktur. Dolayısıyla doğru okura da hitap etmezler. Varlığını yüce bir ülküye adamayan ve bundan ötürü hor görülen okur ile apolitik yazarın buluşması haber değeri taşımaz. Oysa edebiyatçı ellerini kirletmeli, romantik bir şövalye olmalı, bitmek tükenmek bilmez savaşlara girmeli, ilgi çekici polemiklerde yıldız gibi parlamalıdır. Siyasi tartışmalara cephane üretmeli ve kitabının çantasına girdiği üniversite öğrencisinin politik tutumu hakkında bizlere net bir bilgi vermelidir. Öyle ki, sıradan insanların hayatından bir kesit dahi anlatsa, bu alelade öykü, okuyanların onda felsefi kerametler aramasına vesile olmalıdır.

Reşat Nuri’nin talihsizliği tam da bu noktada başlar. Bu steril olma haline duyulan alerji ve siyasi tutumuyla anılan edebiyatçılara gösterilen hürmet onu gölgeye iter. Birçok genç okur Reşat Nuri’yi Osmanlı’nın son dönemini, İstanbullu beyzadelerin ve paşa kızlarının aşk maceralarını ilginç kılmak için arka plan olarak kullanan bir romancı olarak görür. Bunda kuşkusuz Reşat Nuri’nin televizyona aktarılan ve popüler diziler haline getirilen romanlarının etkisi çok büyüktür. Bu sayede okuyucu kitlesi yerini televizyon izleyicisine bıraktı ve haliyle daha da küçümsendi. Aydan Şener’in ve Kenan Kalav’ın o yıllardaki popülaritesi göz önünde bulundurulduğunda, Reşat Nuri eserlerine gösterilen ilginin edebiyata yeni bir dünya yaratmak misyonu yükleyen sağlı sollu birçok çevrede bir küçümsemeyle karşılık bulduğunu tahmin etmek zor değil. Belki bu yüzden, üniversiteye başladığım yıllarda yanına gidip geldiğim bir siyaset bilimi profesörü roman okumanın zaman kaybı olduğunu ve siyaset bilimi metinlerine ağırlık vermem gerektiğini, dikkatimi dağıtacak işlerden uzak durmamı öğütlemişti. Neyse ki bu tip telkinlere pek itibar etmedim. Okuduğum romanların sosyal ve siyasal dünyaya dair kavrayışımı oldukça geliştirdiğini memnuniyetle gördüm. Ne var ki, bunlar arasında uzun süre Reşat Nuri romanları olmadı. Sanıyorum benim cahilliğim; ondan öğrenecek pek bir şeyin olmadığına dair örtük bir kanaatim vardı.

Yeşil Gece romanını okuduktan sonra derin bir utanma hissinin çöktüğünü hatırlıyorum. Çünkü uzun zamandır kendi akademik çevreme ülkede merkez siyaseti savunan bir aydın geleneğinin olmamasından yakınıyordum. Halbuki Reşat Nuri yıllarca orada öylece durmuştu ve ben habersiz bir şekilde yaşamıştım. Hadiseyi benim açımdan daha da ilginç kılan taraf, Yeşil Gece’yi 15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra okumamdı. Oluşan siyasi atmosfer hiç iç açıcı değildi. Birçok insan birbirinin celladı haline gelmişti. Televizyonlarda yorumcular, gazetelerde köşe yazarları toplumu soyut bir tehdide karşı seferber etmeye koyulmuştu. Siyasetçiler 15 Temmuz gecesi oluşan teyakkuz halinin olabildiğince sürmesini arzuluyor ve vatandaşlara şüphelendikleri durumlarda birbirlerini ihbar etmeleri gerektiğini söylüyordu. Hepimiz sesimizi çıkartamayacağımız bir korku psikolojisine teslim edilmiştik. Dışarıda ya çevresindeki suçluları fişlemeyi kendine iş edinmiş cellatlardan ya da bu kültürün kurbanı olmamak için susan insanlardan başka kimse yoktu.

Ali Şahin Hoca’nın Meşrutiyet ile başlayan ve Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar devam eden hikâyesi aslında bir asırdır değişmeyen bir döngünün içinde olduğumuzu göstermesi bakımından çok ilgi çekiciydi. Zira siyasal kırılmaların toplumun içindeki radikalizmi ifşa etmesi, bunun ortaya çıkardığı........

© K24


Get it on Google Play