Bu çağın bir kriz çağı olduğu kesin: her anlamda kriz; politik, ekonomik, kültürel kriz vesaire. Öyle bir kriz ki, insan dünyanın metaforik değil, fiziksel anlamda da bir ‘patlama’nın eşiğinde olduğunu, bir şiddeti sonuna kadar barındırdığını hissedebiliyor. En azından ne zaman büyük bir şehirde dolaşsam ben böyle hissediyorum. Bir şeyler patlayacakmış gibi, zar zor zapt edilen bir şiddet açığa çıkacakmış gibi. Geçen hafta İstiklal’de yaşanan bombalama olayı bu belli belirsiz hissi maalesef ete kemiğe büründürdü. Şahsen ‘patlayacakmış gibi’ olduğunu hissettiğim yerlerden biriydi İstiklal Caddesi, yaşanan o patlama bu uğursuz hissi doğrulamış oldu. Bu patlamanın kimler tarafından, neden yapıldığı tam olarak açığa kavuşmadı ama bence şu açık artık: bu patlama ve benzer şiddet olayları nedeniyle şunu düşünmek zorundayız: bu ‘bomba’ neyin ifadesi? Patlamak üzere olan bir toplumda nasıl yaşanır? Ve bu ‘patlamak üzere olma’ halini, bu krizli durumu çözmek için ne yapmak gerekir?

Edebiyatın ve diğer sanatların (sinema, çağdaş sanat, vs.) bu sorulara doğrudan bir cevabı yoktur pek ama bu ‘kriz’ halini metaforik düzeyde hissettirerek bir düşünme alanı açarlar. Sık sık duymuşuzdur: edebi eserlerdeki ve sanat işlerindeki ‘şiddet’ çağın şiddetine karşılık gelen bir şiddettir. Ya da öyle olmalıdır. Meşhur Guernica hikâyesinde olduğu gibi. Picasso’ya “Bunu sen mi yaptın?” diye soran subaya Picasso’nun cevabı meşhurdur: “Hayır, bunu siz yaptınız.” Bu şiddeti, bu çarpılmayı, bu sıkışmayı, bu yıkımı…

Çağdaş edebiyat, sinema ya da sanattan bahsederken, çağdaş olmaktan anladığım şey biraz bu aslında: çağın şiddetini taşıyabilecek, çağın karanlığını da gösterebilecek bir ‘tanıklık’ barındırması, bunu yapmak için de çağa biraz ‘dışarıdan’ bakabilmesi ve şiddetli bir çağ için bir şiddet anatomisi çıkarabilmesi. Bu anatomi için de gerekirse bu tanıklık cümleleri ve imgelerini de felakete uğratabilmesi. Çağdaş bir bakış aynı zamanda ‘çağın ruhunun’ da dışındadır, belli bir mesafeden bakar. Agamben’in Çağdaş Nedir’de söylediği gibi:

“Kendi zamanlarıyla mükemmelen uyuşan, ona her bakımdan bağlı olanlar, çağdaş değildirler.”

Agamben bir ‘çağdaş’ niteliği daha ekliyor, çağın karanlığına bakmak:

“Bilakis, çağdaş, zamanının karanlığını kendisini ilgilendiren, kendisine musallat olmayı asla bırakmayan bir şey olarak algılar… Çağdaş, gözleri kendi zamanından yayılan karanlık huzmesine takılıp kalan kişidir.”

Bu karanlık metaforunu ‘şiddet’le ya da ‘arıza’ kelimesiyle de ya da ‘kriz’le de değiştirebilirsiniz. Bu durumda ‘çağdaş’ olmak ve çağdaş edebiyat, çağdaş sanat vesaire yapmak bu çağın krizine, felaketine gözünü kırpmadan bakmak ve bunu da benzer bir krizli ya da şiddetli formla yansıtmak demektir, en azından. Böyle bir ‘krizi’ görmek ve göstermek de genelde ‘postmodern’ denebilecek bir ironiden çok modernist bir ciddiyeti gerektirir. Krizi, patolojiyi, şiddeti ve arızaları ‘ciddiye’ alan, oyuncul olmaktan uzak, çağıyla ‘ciddiyetli’ bir ilişki kuran bir modernist ciddiyet.

21. yüzyılda çağın ruhu denen şey (çağın ruhu diye yazılır, neo-liberal kapitalizm diye okunur) bu ‘modernist’ ciddiyeti anakronik addediyor. Edebiyatta, sanatta ve diğer şeylerde ‘modernist’ bir ciddiyete mahal yoktur: modernist ciddiyeti gerektirecek büyük anlatılar, büyük krizler, büyük hadiseler ve büyük kırılmalar geçmişte kalmıştır. Trajedi de geçmişte kalmıştır, dolayısıyla ‘trajik’in yerini ‘ironik’ almalıdır, vs. Halbuki krizler ve trajedi hep ve her zaman burada. Dolayısıyla kriz ve trajediyi gören bir trajik bilinç, bir modernist ciddiyet bu çağın ‘çağdaş’ı olmak için gerekli olan şeydir.

***

Son zamanlarda böyle bir ciddiyeti taşıyan iki ‘sanat olayı’ gördüm, onlardan bahsetmek isterim. İlki İstanbul Bienali kapsamında sergilenen Gülsün Karamustafa’nın “Emniyetsiz\" adlı yerleştirmesiydi. Karamustafa’nın karanlık bir alanda, paneller, ekranlar ve seslerle kurduğu bir aciliyet alanından oluşuyordu bu yerleştirme. Pera Müzesi’nin bir salonunu kaplayan bu ‘karanlık’ yerleştirme, videolarda görülen kırık camlar, onlara eşlik eden cam kırığı sesleri ve mekânı garipleştiren siyah panellerle ‘emniyetsiz’ bir kriz alanı yaratıyordu. Bir patlama ânı ya da patlama öncesi durumun ön habercisi olan bu yerleştirmede ‘havada asılı duran’ bir şiddet ihtimali ete kemiğe bürünüyor, içeri giren kişi bir irkilip uyuşukluktan sıyrılıyordu. Uzun zamandır gördüğüm en yalın ve en dramatik-kuvvetli işlerden biriydi bu. Bir şiddet ihtimalini göstermek: çağıkaplayan uyuşuk ‘konsensus’ için sert bir ‘dissensus’ yaratmak. Geçmişte de siyasetle estetiği müthiş bir zarafetle birleştiren birçok iş yapmış olan Gülsün Karamustafa günümüzde de ‘angaje’ sanatın yapması gereken şeyi de çok iyi gösteriyor bu yerleştirmesiyle: etik aciliyetle estetik mesafenin çok yerinde bir karışımı.

Gülsün Karamustafa, Emniyetsiz, Pera Müzesi, Fotoğraf: Sahir Uğur Eren

Çağın krizi ve şiddetine tanıklık ettiğini ve şiddetli bir estetik kurduğunu düşündüğüm bir diğer ‘sanat olayı’ da Nesli Türk’ün ‘Ritüel’ adlı sergisi. Karamustafa’nın yerleştirmesi kriz ve olası şiddeti mekân, nesneler ve sesler üzerinden gösterirken, Nesli Türk odağına bedeni alıyor: bir patlama sonrası hali andıran, ‘kan revan’ içinde kalmış, tuvalden taşacakmış gibi duran ‘taşan’ ve ‘aşırı’ bedenler. Hiddetli bir kırmızının hâkim olduğu genelde büyük boyutlu tablolar bir şiddetli alanı, bir savaş ve felaket alanını olduğu kadar, bir özgürleşme alanını, bir diyonizyak hali de hissettiriyor. Hangi taraftan bakarsanız bakın, ister felaket, ister özgürleşme, burada bir krize, çağın krizine tanıklık söz konusu. Krizli bedenler bunlar, krizli bir çağın krizli bedenleri desem yeridir.


Nesli Türk, Mayıs Kraliçesi Gece ve Gündüz'e Hükmediyor, Tuval üzerine yağlı boya, 200x175 cm, 2021

Nesli Türk bu sergide Antik Yunan tragedyaları, festivaller ve bilhassa da Bakhalar’dan ilham almış. Yani, modern dünyada tragedyanın, trajik duygunun, esriklik ve patosun halen geçerli olduğunu hissettiren bir ‘tarihsel bağ’ var burada. Mahmut Koyuncu sergi için yazdığı yazıda bu işleri ‘Diyonizyak bir patlama’ olarak tanımlamış. Yerinde bir tanım: bir yandan ‘felaket’ler ve aşırılıklar yaratırken, bir yandan da ne gariptir ki, ‘uysal’ bedenler, aşırı-olmayan bedenler talep eden çağımız iktidarlarına karşı esrik bir patlama olarak da görülebilir Nesli Türk’ün ‘aşırılığa yakın duran’ figürleri. Ben bu aşırılık halini daha çok bir aporia ve krizin kaydı olarak görüyorum. Bu açıdan günümüzün şiddetine bir ‘resimsel’ şiddetle cevap veren işler bunlar. Krizleri, patolojileri ve eski tragedyalara atfedilen yoğun ‘afektleri’ kayda geçirmekten, patolojileri ciddiye almaktan hiç çekinmeyen resimler. Geçen yıl Mehmet Güleryüz porteleri için yazdığım bir yazıda kullanmıştım bu ‘ciddiye alınan patolojiler’ lafını. Patolojileri ciddiye almak, orada bir anlam ve ihtimal görmek, bir ‘sağlık’ ve ‘hijyen’ saplantısının hâkim olduğu, patolojilerin abject kabul edildiği bu ‘garip çağ’ karşısında bir karşı tavır almak demektir.

Nesli Türk bu patolojileri resimsel olarak temsil ederken, ideal bedenler (artık kimse ikna olmuyor bu ideal bedenlere) yerine kusurlu, belki de ‘kontrolü’ kaybetmiş bedenler çizerken aslında bedenin sadece bir fiziksel ‘beden’ değil, bir sosyolojik ve felsefi beden olduğunu da hissettiriyor. Ve evet, en önemlisi: krizleri ve şiddetleri modernist bir ciddiyetle sahneye (ya da tuvale) davet ediyor.

GİRİŞ RESMİ:

Gülsün Karamustafa, Emniyetsiz, Pera Müzesi

"
QOSHE - Krizler ve ‘modernist’ ciddiyet - Ahmet Ergenç
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Krizler ve ‘modernist’ ciddiyet

7 1 0
24.11.2022

Bu çağın bir kriz çağı olduğu kesin: her anlamda kriz; politik, ekonomik, kültürel kriz vesaire. Öyle bir kriz ki, insan dünyanın metaforik değil, fiziksel anlamda da bir ‘patlama’nın eşiğinde olduğunu, bir şiddeti sonuna kadar barındırdığını hissedebiliyor. En azından ne zaman büyük bir şehirde dolaşsam ben böyle hissediyorum. Bir şeyler patlayacakmış gibi, zar zor zapt edilen bir şiddet açığa çıkacakmış gibi. Geçen hafta İstiklal’de yaşanan bombalama olayı bu belli belirsiz hissi maalesef ete kemiğe büründürdü. Şahsen ‘patlayacakmış gibi’ olduğunu hissettiğim yerlerden biriydi İstiklal Caddesi, yaşanan o patlama bu uğursuz hissi doğrulamış oldu. Bu patlamanın kimler tarafından, neden yapıldığı tam olarak açığa kavuşmadı ama bence şu açık artık: bu patlama ve benzer şiddet olayları nedeniyle şunu düşünmek zorundayız: bu ‘bomba’ neyin ifadesi? Patlamak üzere olan bir toplumda nasıl yaşanır? Ve bu ‘patlamak üzere olma’ halini, bu krizli durumu çözmek için ne yapmak gerekir?

Edebiyatın ve diğer sanatların (sinema, çağdaş sanat, vs.) bu sorulara doğrudan bir cevabı yoktur pek ama bu ‘kriz’ halini metaforik düzeyde hissettirerek bir düşünme alanı açarlar. Sık sık duymuşuzdur: edebi eserlerdeki ve sanat işlerindeki ‘şiddet’ çağın şiddetine karşılık gelen bir şiddettir. Ya da öyle olmalıdır. Meşhur Guernica hikâyesinde olduğu gibi. Picasso’ya “Bunu sen mi yaptın?” diye soran subaya Picasso’nun cevabı meşhurdur: “Hayır, bunu siz yaptınız.” Bu şiddeti, bu çarpılmayı, bu sıkışmayı, bu yıkımı…

Çağdaş edebiyat, sinema ya da sanattan bahsederken, çağdaş olmaktan anladığım şey biraz bu aslında: çağın şiddetini taşıyabilecek, çağın karanlığını da gösterebilecek bir ‘tanıklık’ barındırması, bunu yapmak için de çağa biraz ‘dışarıdan’ bakabilmesi ve şiddetli bir çağ için bir şiddet anatomisi çıkarabilmesi. Bu anatomi için de gerekirse bu tanıklık cümleleri ve imgelerini de felakete uğratabilmesi. Çağdaş bir bakış aynı zamanda ‘çağın ruhunun’ da dışındadır, belli bir mesafeden bakar. Agamben’in Çağdaş Nedir’de söylediği gibi:

“Kendi zamanlarıyla mükemmelen uyuşan, ona her bakımdan bağlı olanlar, çağdaş değildirler.”

Agamben bir ‘çağdaş’ niteliği daha ekliyor, çağın karanlığına bakmak:

“Bilakis, çağdaş, zamanının karanlığını kendisini ilgilendiren, kendisine musallat olmayı asla bırakmayan bir şey olarak algılar… Çağdaş, gözleri kendi zamanından yayılan karanlık huzmesine takılıp kalan kişidir.”

Bu karanlık metaforunu........

© K24


Get it on Google Play