We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Dünya Edebiyatı (I): muğlak bir kavram, arayışlar ve filoloji

5 0 0
16.09.2021

İçinde bulunduğumuz yılın hem Türkiye’de hem de dünyada gariplikleri, doğal afetleri ve siyasal krizleri daha başlamadan (ya da aslında hiç bitmeden), ocak ayının ortalarında Turkish Literature as World Literature (Dünya Edebiyatı Olarak Türk Edebiyatı) adıyla akademik bir çalışma yayımlandı. İngilizce olan ve editörlüğünü Burcu Alkan ve Çimen Günay-Erkol’un üstlendiği bu çalışma Türk edebiyatını 2000’lerin başından itibaren farklı teorik ve yöntemsel yaklaşımların birikimi sonucu bir disipline dönüşen “dünya edebiyatı” çerçevesinde ele alan makalelerden oluşuyor. Azade Seyhan’ın aslen İngilizce olarak 2008’de basılan ve Türkçeye ancak 2014’te, Dünya Edebiyatı Bağlamında Modern Türk Romanı adıyla çevrilen çalışmasından sonra “dünya edebiyatı”nı kavramsal ve teorik bağlamda kullanan ikinci akademik eser sanırım! Seyhan’ın çeşitli romanlara ve modern Türk edebiyatının gelişim evrelerine ilişkin derinlikli analizleri daha çok karşılaştırmalı edebiyat düzleminde Türk edebiyatına yönelik bakış açısını genişletirken, Turkish Literature as World Literature, “dünya edebiyatı” kavramını doğrudan çalışmanın merkezine alıyor, dolayısıyla da analiz edilen yazarları ve eserleri “dünya edebiyatı” altında üretilmiş teorik ve yöntemsel eksenlerde değerlendiriyor.

Ne var ki, edebiyat eleştirisi, teori ve alternatif edebiyat tarihyazımı tartışmalarının olduğu bir dönemde yayınlanmış olsa dahi, nedense bu önemli yayın pek dikkat çekmişe benzemiyor. Daha doğrusu, bu çalışmayla ilgili Türkçe veya en azından kendi okuyabildiğim diğer dillerde, basılı mecralarda bir inceleme ve değerlendirme yazısına rastlamadım. Şimdilik! Bu çalışmaya ilişkin yazı ya da yazılar mevcutsa bilmemek elbette benim kabahatimdir. Belki de yakın zamanda bu çalışmaya dair yazılar basılı ya da dijital mecralarda yer alacaktır. Umarım! Sadece kitabın editörlerinin ve kitaba makaleleriyle katkıda bulunan bazı akademisyenlerin katıldığı birkaç çevrimiçi etkinlik gerçekleştiğini biliyorum, o kadar… Ancak esas olan, bu öncü çalışmayla beraber hem Türk edebiyatı hem de genel anlamda edebiyat eleştirisine ilişkin soru ve sorgulamaların artarak farklı bakış açıları ve yorumlama biçimleri üretecek tartışma ortamının oluşmasına katkıda bulunmak olmalıdır.

Bu oldukça önemli kitap bir ilk olmasının da ötesinde, Türkçe bilmeyen ve Türk edebiyatına dair bilgisi olmayan küresel edebiyat kamusu haricinde, Türkçe bilen ve dünya edebiyatı ile ilgili her okura, öğrenciye ve akademisyene de hitap ediyor; Türk edebiyatının tarihsel, teorik ve yöntemsel olarak nasıl farklı şekillerde ele alınabileceğine örnek teşkil etmesi vesilesiyle ehemmiyeti ve değeri de bir kat daha artıyor. Bilhassa tekrara düşen, zaman zaman “moda” olan kavramların İngilizcenin hâkimiyetindeki genel edebiyat eleştirisinden “ithal” edildiği ve idrak edilmeden kullanımının yaygın olduğu bir ortamda –“yerli ve milli” gibi manasız bir bakış açısıyla söylemiyorum bunu– Türk edebiyatını hem daha kapsayıcı bir anlayışla, hem de farklı yöntemlerden beslenmiş yorumlama biçimleriyle tartışmak elzem. Edebiyat tarihinin, hangi cenahtan olursa olsun birkaç istisna haricinde yaygın olarak ideolojik güdülenmelerle değerlendirildiğini de düşünürsek, “dünya edebiyatı”nın sunduğu imkân ve niteliklerden yola çıkarak Türk edebiyatını tarihsel, kültürel ve filolojik unsurları da işin içine katarak, yenilikçi bakış açıları ve yaklaşımlarla ele almak yararlı olacaktır. Esasında bu bir gerekliliktir. Bu gereklilik uzun zamandır yeniden tarihi yazılması gereken ama bir türlü yazıl(a)mayan Türk edebiyatını farklı, pek de üzerinde durulmayan yönleriyle, diğer “milli edebiyat” ve dillerle ikincil derecede dahi olsa diyaloga sokması bakımından da önemli görünmektedir. Öte yandan dünya edebiyatı kavramı münferit olarak bir yazarı, yapıtı veya bir dönemi ele alırken de bir güzergâh ya da yeni bir ufuk çizgisi olarak görülebilir. Bu doğrultuda öncelikle “dünya edebiyatı”nın ne olduğuna, kavramın tarihsel, kültürel ve epistemolojik temellerine göz atmak, 2000’li yıllardan itibaren bir disipline dönüşmeden önce ne şekillerde ele alındığına bakmak sonraki yazılarda devam edecek olan sorgulamayı derinleştirmeyi sağlayacaktır.

Dünya edebiyatı fikri 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Ancak daha geniş bir çerçevede düşünülürse, önceki zaman dilimlerinde söylemsel düzeyde olmasa da bir düşünce yapısı veya mefhum olarak mevcuttur. Dünya edebiyatı neyi ifade ederse etsin, milli edebiyat diye adlandırılan anlayışın en başından itibaren bu kültürel ve dilsel oluşumun sınırlarının ötesine geçtiği malum. Bu geçişin sınırları ve cüreti de farklı anlayışlara, kişilere ve dönemsel koşullara göre değişmektedir. Yine de dünya edebiyatı daha geniş bir ölçek, karşılaştırmalı bir bağlam, ulus-ötesi bir tutum dahilinde, daha geniş bir perspektiften dilsel ve eleştiri ölçütleri öne sürer; en azından içerik dahilinde ister istemez düzlemlerde sorular sorduğunu belirmekte bir beis yok.

Dünya edebiyatı kavramını –genel kabule göre– ilk kez ortaya atanın J. W. Goethe olduğu bilinir ve söylenir. Fransız veya Alman edebiyatında ya da başka bir coğrafyada üretilen edebiyatta Goethe’den önce de dünya edebiyatının kavram olarak olmasa dahi bir anlayış olarak ele alındığına rastlanabilir. Bir yönüyle hiçbir düşüncenin yeni olmadığını da düşünürsek, bu durum neredeyse kaçınılmazdır. Örneğin, Alman Romantizmi’nin kurucu figürlerinden şair, eleştirmen ve dilbilimci Fredrich Schlegel’in 1815 yılında yayımlanan Geschichte der alten und Neueren Literatur (“Eski ve Yeni Edebiyat Tarihi” diye çevirirsek yanlış olmaz herhalde) ders notlarında bu yönelimde düşünce izlerine rastlanıyor. Ancak dünya edebiyatının miladı esasen Goethe’nin Almanca weltliteratur (dünya edebiyatı) tanımlamasıdır. Goethe’nin zaten madencilikten bilime çok yönlü merak ve ilgisi doğal olarak Avrupa dışındaki edebiyatları da içeriyor. Yaşamının neredeyse son on yıllık diliminde hayranı ve sekreteri olan Johann Peter Eckermann ile farklı konular üzerine sohbet eder Goethe, yeri geldiğinde kendi düşüncelerini dikte ettirir Eckermann’a. Aslen zamana yayılmış olan Goethe ile Eckermann arasında geçen konuşmalar Gespräche mit Goethe in den letzten Jahren seines (“Yaşamının Son Yıllarında Goethe ile Konuşmalar”) adıyla 1835 yılında Eckermann tarafından yayımlanır. Meraklısı bu kitabın 1852 tarihli İngilizce baskısına archive.org adresinden ücretsiz ulaşabilir.

Goethe zaten Doğu ve Asya edebiyatlarıyla hep ilgilidir. 1819’da Farslı Hafız’ın şiirlerinden esinlenerek kendi şiirlerini West-östlicher Divan (Doğu-Batı Divanı) adıyla yayımladığını biliyoruz. Bu Divan’ın aslında Türk edebiyatı ile dolaylı bir ilişkisi de söz konusu. Bu yaz İsveç’te bazı arşivlerde Türk edebiyatının ilk çevirilerini araştırırken, 1928’de yayımlanmış, illüstrasyonlu bir Nasreddin Hoca fıkraları çevirisine rast geldim.[1] İsveç edebiyatında etkili bir eleştirmen, akademisyen ve yazar olan Fredrik Böök tarafından yapılan bu çeviriye biraz şaşırmıştım. Şaşkınlığımın nedeni Böök’ün Türkçe bilmemesi ve ancak Halide Edib Adıvar’ın İngilizce yayımlanan anıları vesilesiyle Türk edebiyatına dönük merakıydı. Sonraki belgelerde fark ettim ki, Böök bu çeviriyi Almanca, Fransızca ve İngilizce bazı başka çevirileri karşılaştırarak yapmış. Böök’e bu çeviri fikrini veren, Goethe’nin Doğu-Batı Divanı ve Avrupa dışındaki diğer edebiyatlara ilgisi. En azından dünya edebiyatı fikrinin farklı edebiyat ve kültürlere ilgiyi artırarak “edebi” düzeyde bir merak doğurduğu ve kültürel bir iletişime yol açtığı gibi bir yönüyle doğru, bir yönüyle de “romantik” yaklaşımı savunabiliriz.

Goethe’ye dönersek, kendisi daha o zaman farklı dillerde yazılan edebi eserlerin çeviriler sayesinde uluslararası dolaşımının farkındadır. Bu nedenle farklı kültür ve edebiyatlara dair çevirileri de takip ediyor. Eckermann, Goethe ile Konuşmalar’da, 31 Ocak 1827’de Goethe’nin kendisine pek çok dilde ve farklı romanlar okuduğunu belirtiyor. Bunlardan biri de Çince yazılmış bir roman: Abel Rémusat tarafından Fransızcaya çevrilen Les Deux Cousines. Çin’e ve edebiyatına dair bir bilgisi olmayan Eckermann bu romanın garip olması gerektiğini düşünüyor ve bunu da belirtiyor. Goethe ise bunun aslında hiç de öyle olmadığını, Çinlilerin de kendileri gibi hissettiklerini ifade ederken aralarındaki benzerliklere vurgu yapıyor.[2] Aynı konuşmada Goethe milli edebiyatın anlamsız bir terim olduğunu, dünya edebiyatının çağının geldiğini düşünüyor.

Burada kozmopolit bir edebiyat düşüncesinden ziyade farklı edebiyatların farklı dillerde dolaşımda olabildiği ve bu durumun Goethe’nin kendi benliğine ve edebi eserlerine dair daha geniş bir perspektif sunması belirtiliyormuş gibi geliyor bana. Goethe’nin bu konuşmalarında, pek dikkat edilmeyen veya gözden kaçırılan bir husus var; Goethe herhangi bir “yabancı” modelin örnek alınmaması gerektiğini belirtiyor. Eğer böyle bir gereklilik söz konusuysa, bunun da her zaman Antik Yunan kültüründe olduğunun altını çiziyor.[3] Yani Goethe’nin bağlı olduğu ve esas gördüğü kültürel yapı ve birikim Avrupa edebiyatının da temeli olan Antik Yunan mirası. Dolayısıyla Goethe’den kozmopolit bir filozof ya da yazar çıkarmak en azından bu hususta pek mümkün görünmüyor. Bu durumu dünya edebiyatının önde gelen teorisyenlerinden David Damrosch da sonradan belirtiyor: Goethe için referans noktası her daim Batı Avrupa edebiyatı.[4] Yine de çeşitli dillerde üretilen edebi metinlerin farklılıklarından ziyade benzerliklerine dikkat çekmesi ve aslında insanlık durumunun değişik veçhelerle edebiyata yansımasına olan merakı örnek alınması gereken ve kendi dönemine göre öncü bir tutum. Bildiğim kadarıyla Goethe’nin doğrudan dünya edebiyatı kavramıyla ilgili başka bir yazısı da yok. Ancak kavramın kendisi ve dünya edebiyatı fikri bir miras olarak kalıyor ve Goethe’ye bu konuda atıf yapmayan araştırma ve inceleme yazısı neredeyse yok!

Bu miras tarihsel ve ideolojik öneme sahip bir başka metinde dillendiriliyor: 1848’de Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından yayımlanan Komünist Manifesto. Manifesto dünya edebiyatını doğrudan tartışmaya yönelik yazılmış değil elbette. Ancak edebiyatların “ulusal tek yönlülükten” ve “dar kafalılıktan” kurtulacağı, dünya edebiyatının doğacağı gibi fazlasıyla yuvarlak bir ifadeyle bir tür öngörüde bulunuyor:[5]

“Ülke içinde üretilen malların karşılayabildiği eski ihti­yaçların yerini uzak ülke ve iklimlerin ürünlerini zorun­lu kılan yeni ihtiyaçların aldığı görülmektedir. Eski yerel ve ulusal kendi kendine yeterliliğin ve içe kapanıklığın yerini çok yönlü ilişkiler, ulusların çok yönlü karşılıklı bağımlılığı almaktadır. Üstelik yalnızca maddi üretimde değil, zihni üretimde de. Tek tek ulusların yarattığı zihni ürünler herkesin ortak malı olmaktadır. Ulusal tek yanlı­ lık ve dar kafalılık her geçen gün biraz daha olanaksızlaş­makta ve çeşitli ulusal ve yerel edebiyatlardan bir dünya edebiyatı doğmaktadır.”[6]

Buradaki öngörü –ve aynı zamanda bir tür hüsnükuruntu– dünya edebiyatının evrensel ve kozmopolit unsurlarını öne çıkaran bir dünya görüşüne dayanıyor. Bu görüşün temeli de genişleyen dünya pazarının edebiyatı da kapsayıcı yönünün olmasının yanında aslen sömürgecilik ve milliyetçilikleri aşan bir boyuta varacak olmasıdır.

Marx ve Engels’in manifestoyu farklı cemiyet ve milletlere ulaştırmak için İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Danca, Felemenkçe ve daha pek çok dilde yayımlamak istediğini biliyoruz. Bu durum zaman almış olsa da ideolojik ve tarihsel öneminin haricinde Komünist Manifesto dünya edebiyatının bir metnine dönüşüp dolaşıma da girmiş oluyor. Bu manifestonun poetik, retorik ve söylemsel özelliklerinin sonraki manifestoları dil ve üslup düzeyinde ve farklı şekillerde etkilediğini düşünmek çok da yanlış olmasa gerek. Araştırılması gereken bir konu! Türk edebiyatındaki farklı manifestolar karşılaştırmalı olarak, metinlerdeki üslup ve içerik de gözetilerek karşılaştırılabilir. Bu karşılaştırma farklı edebiyatlardaki ve dillerdeki manifestolarla beraber incelenerek içerik, biçim ve edebi söylem gibi unsurlar incelenerek de genişletilebilir. Bu araştırmanın doğrudan dünya edebiyatı ile bir ilgisi olmayabilir. Ancak böyle bir yönelim ve teorik çerçeve oluşturmak da mümkün. Bu tarz çalışmalar belirli dönemlerde ve farklı edebiyatlarda yayımlanan manifestoların ne tür benzerlikleri, farklılıkları olduğuna, ulus fikrine ve çokkültürlülüğe nasıl yaklaştıklarına ilişkin ve en önemlisi edebiyatın kendisiyle ve işleviyle ilgili kayda değer bilgiler sunabilir. Bu konuda ciddi ve derinlikli araştırmalar var mı bilmiyorum, ancak Aijaz Ahmed’in “Komünist Manifesto ve Dünya Edebiyatı” makalesi bir örnek teşkil ettiği gibi, bu konuyla ilgilenenler için bir yol haritası işlevi de görebilir.[7]

19. yüzyılda dünya edebiyatı fikri farklı........

© K24


Get it on Google Play