We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Dizilerdeki Kürt karakterler: Televizyon ekranından ayrımcılık fışkırıyor

1 6 0
28.02.2021

Kürt kimliğinin dizilerdeki temsilini; yönetmenlerle, senaristlerle, oyuncularla ve akademisyenlerle konuştuk. Bir Başkadır’ın ‘Civan’ı Nazmi Kırık’a göre “diziler rant uğruna Kürtlere karşı ayrımcılık yaparken Türkiye toplumunu da aldatıyor.” Hatta birçok Türkçe dizi dünyanın farklı bölgelerinde de popüler olduğundan artık bu aldanma küreselleşiyor. Kırık, örneğin Arap izleyicilerin de bu nedenle Türkiye’yi ve Kürtleri yanlış öğrendiğini söylüyor.

Türkiye’nin batısında yaşayan bir televizyon izleyicisi olduğunuzu düşünün. Akşam birşeyler izlemek için ekran karşısına geçiyorsunuz. “Prime time” kuşağı tamamen dizilerle doldurulmuş, hatta işgal edilmiş. Bu dizilerin çoğunda, her suçu işlemeye müsait, kadına karşı şiddette had safhaya ulaşmış, hırsız, cahil ve değişik kılık kıyafetleri olan bir kesim gözünüze çarpıyor. İzlemeye devam ettikçe gözünüzde bu kesimin imajı iyice netleşiyor. Sanki resmen Kürtler bu ülkenin “cahil ve kötü kesiminin başıdır” algısı oluşturulmak isteniyor. Kürtleri tanımayan bir bireyseniz bu imaj katmerleniyor.

En uzun soluklu dizilerden biri olan ‘Arka Sokaklar’dan tutun, ‘Akasya Durağı’na ve bir dönem tamamen nefret ve ayrımcılık üzerine kurgulanmış “Tek Türkiye” ve ‘Şefkat Tepe’ ye kadar, bu dizilerin birçoğu, Kürtlere ayrımcılık yaparken genel olarak tüm Türkiye toplumuna şovenizm empoze ediyor. Bir topluluğı dışlarken diğerinin hassasiyetlerini eşeliyor. Şüphesiz ki bu yazıdaki amacım, ayrımcı yayınlara karşı başka bir ayrımcı yayın oluşturmak değil, objektif bir şekilde bu soruna ayna tutabilmek. Bu ayna tutmada bana yardımcı olmaları için yönetmen-senarist Kazım Öz, akademisyen Dr. Yılmaz Özdil, yönetmen Kerem Tekoğlu, “Bir Başkadır” dizisinin yanı sıra “Ankara’nın Dikmeni” ve “Güneşe Yolculuk” filmlerinden de tanıdığımız deneyimli oyuncu Nazmi Kırık, yönetmen İlham Bakır ve insan hakları savunucusu eğitimci avukat Ali Aydın’ın yanı sıra senarist, yazar ve sinema eleştirmeni Sinan Biçici ile konuştum.

Kazım Öz: Yapımcıların ve yönetmenlerin bir kısmı önyargılı

Sinema ve TV’deki Kürt temsilinde hakkaniyetli bir duruşun olmadığı söyleyen yönetmen ve senarist Kazım Öz şu ifadeleri kullandı:

  • Film yapımcıları ve yönetmenlerin belli bir kesimi Kürtlere önyargılı. Bundan dolayı onların sosyal, kültürel ve ulusal gerçekliğini göz önünde bulundurmak yerine, kendi vermek istedikleri profili yansıtıyorlar. Zaten sıkıntının büyüğü de burdan başlıyor. Dikkat ederseniz Kürt şehirlerinde çekilen dizilerin çoğunda sanki Kürtler tamamıyla feodal bir düzeni yaşıyorlar gibi yansımalar var. Ağalar var, marabaları var vs. Halbuki bunun böyle olmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Aksine Kürtleri yaşadıkları sorunlardan dolayı dünyanın en politik halklarından biri olarak sayabiliriz. Elbette Kürtlerin içinde de feodal zihniyeti yaşayan ve yaşatmak isteyen kesim yok değil ama bunu genele vurmak yanlış.

Kürtlerin 90’lar sonrası çok ciddi bir zihinsel ve siyasal değişim ve dönüşüm yaşadığına, dünyayı ve kendilerini daha iyi tanıdıklarına dikkat çeken Öz şöyle devam etti:

  • Eğer ben diziler üzerinden Kürtleri tanımış bir batılı izleyici olsaydım, benim gözümde Kürtlerin cahil, kaba, kadına şiddete meyili, “terörist” kavramına yakın bir imajı olurdu. Bu da haksızlıktır… Maalesef çağımızda kitle iletişim araçları bir silah hâline dönüştü. Bunlar kimin elindeyse; herhangi bir halka, kültüre veya inanca karşı nasıl bir imaj yaratmak istiyorlarsa onu yaratabiliyorlar. Bu silahlar kitlelere sıkıldığında öldürmeyen, ama uyuşturan ve inandıran silahlardır. İletişim bilimciler ABD’nin Körfez Savaşı’nda izlediği yöntemleri buna iyi bir örnek olarak gösterirler. Dünyadaki eğemen güçlerin neredeyse hepsi maalesef bu silahı amansız bir şekilde kullanmaktadır. Türkiye’de de Kürtlere ve sola karşı bu silah etkili bir şekilde kullanılmaktadır.

İzleyici de kendisine sunulanı merak edip sorgulamalı

Kabahati sadece yapımcı ve yönetmenlere yüklemenin, bu sorundaki izleyici paydaşını da görmemizi engelleyeceğini hatırlatan Öz, sözlerini şöyle bitirdi:

  • 30- 40 senedir özellikle televizyonlar üzerinden tembel bir izleyici kültürü oluşturuldu. Bir ürün ne kadar basit, sıradan ve hatta ne kadar nefret suçu kapsamına girerse o kadar kitlesel ve popülerleşen bir ürün hâline geliyor. Bana göre kitlelerin de bu konuda eleştirilip eğitilmesi lazım. Kürtlerin veya başka bir ötekinin, sunulduğu gibi algılanıp kabul edilmesi doğru değildir. İnsan aynı coğrafyayı paylaştığı bir kimliği kendisi de merak edip sorgulamalıdır.

Artuklu Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsü öğretim üyesi Dr. Yılmaz Özdil, Kürtlerin sinema ve televizyondaki temsil biçimlerinin her zaman bir sosyopolitik arkaplanı olduğuna dikkat çekt:

  • Bunu özellikle Türk ve İran sinemalarında görürüz. Hatta bu Ermenistan, Amerika ve Avrupa sinemalarında da böyledir. Kürtlerin sinematografik imajı, filmin çekildiği yer ve dönem değişse de ya resmi söylemle doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkili olmuştur. Örneğin; Kürtler birçok Ermeni filminde 1915 olaylarının ya müsebbibi ya da paydaşı olarak yansıtılmışlardır. Yine Amerikan yapımı “Son Karakol” (The Last Outpost, 1935, Yönetmen: Charles Barton, Louis J. Gasnier) ile Alman-İspanyol yapımı “Vahşi Kürdistan İçlerinde” (Durch Wilde Kurdistan, 1965, Yönetmen : Franz Josef Gottlieb) filmlerini buna örnek gösterebiliriz.

Dr. Özdil: 1950’lerin Yeşilçam’ında taşra ve edebiyatında köy romanı ile Kürtler sahneye girdi

  • Türkiye boyutuna dönecek olursak; 1950’li yıllarda Demokrat Parti iktidarı ile birlikte değişen resmi söyleme ve sosyopolitik koşullara bağlı olarak “taşra” sinemada görünür olmaya başlamıştır. Kürtlerin Türk sinemasındaki ilk temsilleri de, kısmen hayali olduğunu söyleyebileceğimiz bu “taşra” temsilinin bir parçası olarak gerçekleşmiştir. Tabii bunda Yeşilçam gibi yeni bir sinema sektörünün ve “köy romanı” gibi yeni bir edebiyat akımının oluşmasının da etkisi olmuştur.
  • Taşranın sinematografik temsilinin bir bileşeni olarak Kürt temsili uzun yıllar resmi veya baskın politik söylemin diliyle gerçekleşmiştir. Bu temsil biçimlerinin ortak noktası, Kürtlerin çeper/periferi olarak nitelendirilerek resmi söylemin üzerine kurulduğu “batıcı modernist” dünya tahayyülünün kriterierine göre merkeze çekilmeye çalışılmalarıdır. Kürtlüğün kültürel bir kimlik olarak tanımlanmasına yardım edebilecek dil gibi bazı antropolojik kodların yerine, şive gibi yeni kodlar ikâme edilerek bir çeşit imâ yolu ile Kürt temsili rejimi oluşturulmuştur. Bir yönüyle entegrasyonist olarak değerlendirebileceğimiz bu bakış açısı daima basının ve edebiyatın Kürtlere ilişkin geliştirdiği temsil ve bu temsilin kodlarından beslenmiştir. Orhan Aksoy’un “Apo/İsyan” gibi sınır kaçakçılığını halkın yoksulluğuna değil de, feodal yapıya bağlayan, Ali Özgentürk’ün “Hazal” ile Korhan Yurtsever’in “Fırat’ın Cinleri” gibi meseleyi yol ve hastahane yokluğuna yoran filmler, bu döneme dair birkaç çarpıcı örnek.

1990’larda ‘Kürt realitesi’ ve 2000’lerin söylem çeşitliliği

  • 1990’lı yıllarda Kürtlerin imajının resmi söylem bazında değişmeye başlaması ve özellikle Özal ve Demirel’in “Kürt realitesini” tanıdıklarına dair beyanları, Kürtlerin sinema ve televizyondaki temsil biçimlerini de etkilemiştir. Bu değişimin en önemli göstereni, Kürtlerin Kürt olarak temsil edilmeye başlandığı bir dönemi başlatan bazı filmlerin yapılmasıdır. Buna “Mem ile Zin” ve “Xecê ile Siyabend” gibi önemli Kürt destanlarından uyarlanan filmler ile “Camdan Kalp” ve “Işıklar Sönmesin” gibi filmler örnek olarak gösterilebilir.
  • 2000’li yılları ve sonrasını ise Kürtlerin sinematografik temsili anlamında çoklu diskur dönemi diye nitelendirebiliriz. “Vizontele,” “Büyük Adam, Küçük Aşk” gibi meseleye değişik........

    © Journo


Get it on Google Play