Düşünsel fakirlik

İnsanın bugünkü fiziki haline, görünümüne, bir dizi ve uzun süren değişimin, yani bir evrimin neticesinde ulaştığı hepimizin malumudur. Maymundan gelmedik ama onların da alt türü oldukları bir hayvan takımına üyeyiz hep beraber.

Bu gezegende uzun zamandır yaşayan ve soyları tükenmemiş olan, var olma sürecinin en başından itibaren karşılaştığı iklim ve yaşam koşullarının tümüne uyum için yeterli donanımlara sahip olmayan her hayvan gibi, biz insanlar da bazı değişimler geçirdik. Örneğin, ağaç gövdelerini ve dallarını kolay kavramamızı sağlayan esnek, maymun ve benzeri diğer canlılarınkine benzer ayaklarımız, değişen yaşam ve beslenme tercihlerimizle eş olarak zamanla yok oldu. Yani, bir yandan değişimi yarattık ve uyum sağladık, bir yandan da uyum sağladıkça da yeni değişimlerin kapısını araladık.

Elbette ki tek değişim gösteren fiziki özelliğimiz ayaklarımız değildi. Omurgamızla beraber pek çok kemik ve kas grubu bu evrimden nasibini alıp bugünkü insan bedenine doğru değişim göstermiştir. Ancak, tek değişiklik de fiziki olmamıştır insan açısından. İlk insanla bugünkü insan arasındaki en temel farklardan biri de kafa tasının içindeki, sahip olduğu en değerli, becerileri sebebi ile de onu diğer tüm canlılardan ayıran organı olan beyni de fiziksel olmasa da işlevsel açıdan epey bir değişim göstermiştir. Fiziksel değişim göstermemiştir derken yanlış anlaşılmasın. Bugünkü insana kadar olan serüvende, birbirini takip eden veya eş zamanlı var olmuş insan türler arasında beyin hacmi farklılıkları olduğu ve bizlerin bu konuda en şanslıları olduğumuz bilimsel bir gerçektir. Konuya geri dönecek olursak, basitçe; toplamak, avlanmak, kaçmak, hayatta kalmak ve çiftleşmek gibi daha az karmaşık bir yaşamdan bugünküne geçiş yapması, insanın bir önceki yaptığı her faaliyetinden öğrenip bunu daha ileri ve karmaşık yeni eylemlere dönüştürmesi, beynin öncekinden farklı işleyişinin bir kanıtı niteliğindedir. İçinde bulunduğu her zorluk, bunların içinden çıkma arzusu, kendini daha güvende, daha doymuş ve daha korunmuş hissetme isteği ile tüm bunların tetiklediği derin ve karmaşık düşünsel faaliyetlerin, nöronlar arasındaki sinaps bağlantılarını artırması, var olanlar arasındaki bağlantıyı güçlendirmesi yoluyla gerçekleşen zihinsel evrim, bugünkü insanı yaratmıştır.

İnsanı bir sürü halinde yaşamaktan bir toplum olarak yaşamaya ulaştıran bu süreç şüphesiz ki oldukça uzundur. 300 bin yıl önce evrimleşen canlının ancak 12 bin yıl önce tarım toplumuna geçtiğini söylediğimde, demek istediğim şey daha kolay anlaşılacaktır. Direkt yerleşik yaşamla ilgisi bulunmasa da bugün artık, kamusal ve özel alan dahil yaşamın her anında hepimiz için normal olan “giyinme” de bu değişimin bir parçasıdır. İnsanlara ait ilk giysilere ilişkin kanıtlar da yine 15 bin yıl öncesine dayanıyor olsa da bulunan iğne benzeri bazı kalıntılar bu tarihi 60 bin yıl öncesine kadar götürmektedir. O dönemki insanların, hele ki buzul çağı olarak kabul edilen bir dönemde kendilerini soğuktan korumak için; bir şeyler giyme, yaşamsal açıdan önemli bölgelerini örtme ihtiyacı hissetmeleri ise gayet normaldir.

Ancak; iyi görünmek, kendini bir başkasına beğendirmek, modaya uymak veya moda yaratmak gibi, bugünün büyük oranda psikolojik olan unsurlarının etkisinden tamamen bağımsız olarak, yine tamamen hayatta kalma niyetiyle başlanan giyinmenin, bugün en önemli tüketim ve harcama kalemlerinden biri olacağını o........

© İz Gazete