Yuşa Tepesi’nde İftar
Maneviyat, lezzet ve sıcacık bir sofra
İstanbul bazen insanın ruhunu yorar. Gürültüsüyle değil belki ama aceleciliğiyle ve bitmeyen telaşıyla… Oysa şehrin içinde, kentin karmaşasını usulca geride bırakabileceğiniz yerler var. Birkaç viraj, biraz yükselen bir yol, ağaçların arasından sızan gün ışığı ve ansızın karşınıza çıkan geniş bir ufuk… İşte o ufkun adı Beykoz’dur; o ufkun kalbinde ise Yuşa Tepesi durur.
Rüzgârın, duanın ve sofranın buluştuğu
Geçen akşam, Nihal Gürdil ve Ufuk Güngör’ün davetiyle Işık Ablanın kahvaltı mekanındaki iftar için bu tepeye doğru yol alırken içimde ayrı bir huzur vardı. Ramazan akşamlarında zaten insanın içine bir dinginlik hasıl olmaz mı? Ama Yuşa Tepesi’ne doğru çıkarken hissedilen şey başka bir duygu sanki. Şehir arkanızda kalmaz da siz şehirden sıyrılırsınız. Yavaş yavaş, katman katman.
Yuşa Tepesi iyi bir manzara noktası olmakla birlikte yüzyıllardır anlatılan rivayetlerle, dualarla, niyetlerle yoğrulmuş maneviyat dolu bir mekân. İnsan buraya geldiğinde sesini alçaltma ihtiyacı hisseder. Rüzgâr bile daha temkinli eser, sanki yapraklar bile sakin bir halde hışırdar.
Önce Hz. Yuşa’nın huzuruna vardım. Ramazan’ın o içten, duru maneviyatını hissetmek için. Huzurda saatlerce kalsam yetmiyor aslında; yeter ki insan kendini aceleden kurtarabilsin. O an, iftara 1-2 saat kalmışken, kalabalığın içinde ama kendi içime doğru çekilmiş haldeydim. Dua edenler, lokum şeker ve çikolata dağıtanlar, sessizce dua edip bekleyenler ve göğe bakanlar… Herkesin yüzünde benzer bir teslimiyet.
İşte tam o teslimiyet hâlinden sonra, birkaç adım ötede sıcacık bir sofraya davet edilmek, insanın ruhuna dokunan nadir deneyimlerden biri.
“Bir mekândan fazlası”
Yuşa Tepesi yolunda konumlanan Işık Ablanın Yeri, ilk bakışta mütevazı bir Anadolu evi gibi görünüyor. Ahşap dokusu, kapı önündeki sade detayları, içeriye sızan odun kokusu… Ama asıl mesele dekor değil; hissiyat.
Kapıdan içeri adım attığınız anda bir işletmeye değil, bir eve girmiş gibi oluyorsunuz. Soba yanıyor, şömine çıtırdıyor. Odun ateşi hem görsel hem de duygusal bir sıcaklık katıyor. Masalar birbirine mesafeli ama sohbetler birbirine yakın.
Bu mekânın ruhunu anlamak için Işık Abla’nın yüzüne bakmak yeterli. O neşeli, içten tavrı ortama öyle bir enerji katıyor ki, daha ilk dakikada yabancılık duygusu ortadan kalkıyor. “Müşteri değil, misafir ağırlıyoruz” derken bir slogan atmıyor; bir hayat anlayışını dile getiriyor.
Doğallığın sessiz ihtişamı
Babasından kalan bu mekanı annesi, kardeşi ve 2 çocuğuyla yöneten Işık Abla, doğal ve sade ama doyurucu kahvaltısıyla kısa sürede adından söz ettirmiş. Köylerden temin edilen peynirler, ev yapımı reçeller, katkısız tereyağı, özenle seçilmiş zeytinler… Serpme kahvaltı burada bir gösteri değil; bir gelenek. Odun ateşinde pişen menemen, sucuklu yumurta, sacda yapılan gözleme… Kahvaltı saatleri burada uzun uzadıya sürüyor. Çünkü bu sofralar aceleye gelmiyor. Sohbet uzadıkça çay tazeleniyor; çay tazelendikçe kelimeler çoğalıyor. Birçok ünlü ziyaretçisi var. Aslında bu restoran kahvaltı sunumuyla öne çıkmış bir mekân ama annesinin yemekleri ve özellikle köftesiyle de meşhur. Ama geçen akşam, kahvaltıdan ziyade iftar sofrasının şahidi oldum. O apayrı bir lezzetti.
İftar vaktindeki sofranın hikâyesi
Ezanın sesi uzaktan usulca duyulurken, sofrada bir bekleyiş vardı. Gösterişli tabaklar, abartılı sunumlar yoktu. Ama her şey yerli yerindeydi. Sade, düzenli ve içten. Ufuk Güngör’ün elinden çıkan tarhana çorbası, ilk kaşıkta insanı çocukluğuna götürüyor. O tanıdık, iç ısıtan lezzet… Tarhana, Anadolu’nun sabrıdır aslında; kurutulmuş, saklanmış, zamanı gelince kaynatılmış bir emek.
Ardından Işık Abla’nın annesinin yaptığı keşkek geldi. Keşkek, paylaşmanın yemeğidir. Düğünlerde, bayramlarda, özel günlerde kazan kazan pişer. O gece sofraya gelen keşkek, sadece bir yemek değildi; bir hatıraydı. Biber dolması ise tam kıvamında ne eksik ne fazla. İç harcının dengesi, pişme süresinin ayarı… Ev yemeği dediğimiz şeyin tam karşılığı.
Yanında közde pişmiş domatesleri ile köfte tabağı odun ateşinin verdiği o eşsiz aromayla sofraya ayrı bir lezzet katıyordu. Köftenin üzerinde hafif bir is kokusu, iç kısmında yumuşaklık… Abartısız ama özenli.
Gerçek şu ki, Beykoz’da, Hz. Yuşa’nın manevi atmosferinde böyle bir iftar yapmak benim için inanılmaz bir deneyim oldu. Çünkü burada yemek karın doyurmakla birlikte ruhu da besliyor.
İftar sonrası çay geldiğinde, sohbetin rengi değişti. İnce belli bardakta, tam kararında soba üzerinde demlenmiş bir çay… Bence mükemmel bir çay, Yuşa Tepesi’nde, Işık Ablanın Yerinde içilir. Çay burada sıradan bir içecek değil; bir tamamlayıcı. Çayın dumanı yükselirken şömine çıtırdıyor, dışarıda rüzgâr ağaçların arasından geçiyor. İnsan bir an için zamanın yavaşladığını hissediyor. Günlük hayatın keşmekeşi, şehir trafiği, yetişmesi gereken işler… Hepsi uzakta kalıyor.
Google kullanıcılarının 4.7 gibi yüksek bir puan vermesi elbette bir gösterge. Ama bu mekânı anlatmaya puan yetmez. Çünkü bazı yerlerin değeri rakamlarla ölçülmez; oradan ayrılırken içimizde bıraktığı hisle ölçülür.
Kabak tatlısının hafifliği
Ve kabak tatlısı… Yüz yıllık bir geçmişe sahip olduğu söylenen bu tarif, akşamın zarif finaliydi. Şerbeti ağır değil; tam kıvamında. Kabağın dokusu diri ama lezzeti yumuşak. Hafif ve muhteşem bir aroması var. Ben bu tatlıyı çok beğendim. Çünkü insana yük olmadan mutlu eden bir lezzet.
Tatlıdan sonra yine çay. Sohbet biraz daha koyulaşıyor. Şömine başında kestane keyfi ise bu akşamın sürprizlerinden biri. Gerçek otantik bir şömine ve soba üzerinde pişen kestanenin kokusu, insanı çocukluğuna götürüyor. Kış akşamları, soba başı, ailece geçirilen zamanlar…
Şehirden kaçmak değil, kendine dönmek
İstanbul’un kalabalığından uzaklaşıp nefes almak isteyenlerin son dönemdeki gözde rotalarından biri Beykoz. Özellikle Yuşa Tepesi çevresi, doğayla baş başa kalmak ve huzurlu bir gün geçirmek isteyenleri kendine çekiyor. Işık Ablanın Yeri de bu doğal atmosferin en lezzetli duraklarından biri hâline gelmiş durumda.
Hafta sonları yoğunluk yaşansa da mekân sakin ve huzurlu atmosferini korumayı başarıyor. Geniş oturma düzeni sayesinde kalabalık gruplar rahat ediyor. Çocuk sesleri bile burada rahatsız etmiyor; aksine hayatın doğal bir parçası gibi.
Bu restoranı ziyaret edin derim. Günlük hayatın keşmekeşine bir mola verin ve iyi bir Anadolu sofrası deneyimi yaşayın. Önce Hz. Yuşa’nın huzuruna varın; Ramazan’ın maneviyatını içinize çekin. Sonra Işık Abla’nın doğal şömine başında muhabbetin tadını çıkarın.
İftarda bazen insanın ihtiyacı olan şey lüks bir mekân, abartılı bir menü ya da gösterişli bir sunum değil. İhtiyaç duyduğumuz tek şey; samimi bir tebessüm, odun ateşinin sıcaklığı, doğal bir sofra ve içten bir çaydır.
Bu akşamın mimarları Nihal Gürdil ve Ufuk Güngör’e teşekkür ederim. Böyle bir sofrada, böyle bir atmosferde iftar yapmak benim için unutulmaz bir hatıra oldu. Emeği geçen herkese minnettarım.
Yuşa Tepesi’nde, rüzgârın dualara karıştığı o akşamda anladım ki; bazı sofralar insanın ruhuna huzur veriyor.
