We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

ARAPLARIN SELÇUKLU VE OSMANLI YÖNETİMİNE GİRMELERİ

21 1 0
22.09.2021

Bu yazımızda, “Tarih Düz Bizi Nasıl Çağırmışı?” dizi yazımızın IV’üncü bölümünden olarak Müslüman Arapların Selçuklu ve Osmanlı yönetimine kendi istekleri ve davetleri ile nasıl girdiklerini anlatacağız.

Orta Asya Türklerinin İslamiyet’le tanışmaları, buraya yönelik Arap fetihlerinin 8. yüzyılın (700) başlarında başlamasıyla birlikte kendisini göstermiş, İslam dinine girme süreçleri yaklaşık 250 yıl sürmüş, bütün Türk boylarının 10. Yüzyılın (M. S. 900) ortalarında topyekun Müslüman olmaya başlamalarıyla birlikte tamamlanmıştır.

Şamanların dininden olan Türkleri yurtlarında, Hristiyan misyonerleri, Müslüman Araplar ve Budistler kendi dinlerine girmeleri için 300 yıllık süreyle mücadele vermişler, en sonunda Türkler, kendi geleneksel dini inançları ve kültür yapılarına en çok benzeyen İslam dinin girmek suretiyle Müslüman olmuşlar, Müslüman olmaları aynı zamanda onların kavimleri arasında yaşanan kavgalardan sıyrılarak İslam’ın getirdiği ortak kültür yapılanması ve emelleri dahilinde millet olma süreçlerini tam anlamıyla tamamlamışlardır. Türlerin Müslüman olmaları, tarihlerinde en önemli dönüm noktalarından birisi olmuş, bunun önemi, Müslüman olmayan Türk kavimlerinin girdikleri başka dinlerin milliyet unsurları içinde sosyal asimilasyona uğrayarak milli kimliklerini kaybetmelerinden kaynaklanmıştır.

Abbasi Halifesinin İslam Dünyasının Siyasi –Askeri Liderliğini Selçuklu Devletine Devri

Müslüman olan Türkler, 10. Yüzyılın (900) ortalarından itibaren Orta Asya’dan kitleler halinde Ortadoğu’ya göce başlamışlardır. Bunların buraya gelişleri sırasında Ortadoğu İslam dünyası tam bir buhranın içine düştüğü ve Arapların Abbasi Devleti büyük çöküş yaşamaya başladığından, Müslüman Türklerin “taze bir güç” olarak gelmeleri, İslam Medeniyeti ve dünyasının yaşaması uğrunda ona “taze bir kan” vermek şeklinde kendisini gösterince bu medeniyet ve dünyaya hakimiyet de giderek Müslüman Türklerin eline geçmiş, bunun ilk göstergesi, Abbasi hükümdarı ve halifesinin İslam dünyasının cismani ve siyasi hakimiyetini 1058’de Selçuklu Devleti Sultanı Tuğrul Bey’e vermesiyle kendisini göstermiştir. Bu devir ve tesliminin nasıl yapıldığına dair Batılı yazar Sedillot kitabında şunları yazar: “Her fetih ettiği şehirde bir mabet İnşa eden Tuğrul Bey’in dindarlığı halifenin dikkatlerini üzerine çekmiş ve onun himayesine gidip İslam devletleri üzerindeki cismani hakimiyetini kendisine devretmişti. Devir ve teslim merasimi Bağdat’ ta oldu. Tuğrul Bey, ümerasıyla beraber silahsız olarak sarayın kabul salonuna gitti. Abbasilerin siyah elbisesini giymiş olan halifenin huzurunda yer öptü. Kendisi için hazırlanan bir tahta oturdu ve onu bütün Müslümanların en büyük padişahı ilan eden beyannamenin okunuşunu dilmedi. Artık İslam İmparatorluğunun bir ruhani reisinden başka bir şey olmayan halife, Selçuklu hükümdarına, Arap ve Acem ülkelerinin hakimiyetini tevcih ettiğine alâmet olmak üzere başına iki taç koydu ve beline muhteşem bir kılıç kuşattı. Tuğrul Bey’e üst üste yedi kat çok değerli kaftan giydirdi ve İslam dünyasının yedi hittasından doğmuş yedi köle hediye etti. Merasimde bulunanlara Tuğrul Bey, Şark ve Garp sultanı ilan edilmek suretiyle merasimine son verildi. (İsmail Hami Danişmend, Türk Irkı Niçin Müslüman Oldu?, Milli Ülkü Yayınları, Konya, 1976, s. 244 - L. A. Sedillot, Histoire Generale Des Arabes, C.I, Paris, 1877, s. 272’den nakil)

Müslüman Araplar ve Acemlerin, Selçuklu ve ardından Osmanlı yönetimlerine girmeleri de hem Türklerin ve hem de İslam dinin tarihinde önemli dönüm noktalarından birisi olmuş, İslam medeniyetine üçüncü büyük bir unsur olarak giren bu yönetimler sayesinde İslam dünyasını dört bir tarafından saran tehlikeler karşısında onun koruyuculuğunu I. Dünya Harbi sonunda Osmanlı Devleti yıkılana kadar Müslüman Türkler yapmıştır. Bu süreç yaşanmasa İslamiyet , belki de doğduğu yer Hicaz’a sıkışıp kalmış bir özelliği kazanacaktı.

Bütün Arap ülkeleri önce Selçuklu sonra onun yerine kurulan Osmanlı Devletinin yönetimine geçmiş, Osmanlı yönetimi süresince, bozulmuş ve zulme dönüşmüş mahalli idareleri, Batı Katolik dünyası ve “Şia tehditleri karşısında, “kurtuluşları” için Osmanlı Devleti Araplar için sürekli bir “müracaat (başvuru) kapısı” olmuş, Osmanlı ordusu çağrılan bölgelere girerek halkını zulümden kurtarmış ve böylece Osmanlı yıkılana kadar 400 yıl süreyle bütün Arap dünyası huzur ve refah içinde yaşamıştır. Müslüman Arapların, yaşadıkları ülkelere göre, Osmanlı yönetimine kendi istekleri ve davetleriyle girmeleri de “Tarih Dün Bizi Nasıl Çağırmıştı?” dan olarak şöyle olmuştur

Suriye Araplarının Osmanlı Yönetimine Girmeleri

Suriye, Yavuz Sultan Selim zamanında Mısır’daki Memlüklü Devletinin yönetimindeydi Bu yönetimden zulüm gören Suriyeli Müslümanlar, Osmanlı Devleti yönetimi altına girmek için İstanbul’ la müracaat etmişlerdi. Bu müracaatları Mısırlı ilim adamı Prof. Muhammet Harp şöyle dile getirir: Halep alimleri Osmanlı’ya bir dilekçe verdiler, ‘Ya Selim gel bizi zulümden kurtar dediler… Osmanlıları Mısır’a alimlerimiz davet etmiştir. Bizi Memlüklülerin zulmünden kurtarmak için. Osmanlı’da adalet vardı. En büyük derdimiz Müslümanlığı ve kardeşliği nasıl ihya ederiz, bunu bilmek. Bunun için de Osmanlı tarihini iyi anlamamız ve anlatmamız gerekiyor. Çünkü İslam tarihinin yarısı Osmanlı Devletinde geçmiştir. İstiyoruz ki, Araplar Türkleri ve Türkler de Arapları sevsinler…

Doğudaki Araplar, Osmanlılar, Suriye ve Mısır’a girmeden çok önce, onların gelmesini bekliyorlardı. Suriye halkı gibi Mısır halkı da güçlü ve İslam’a bağlı bir devletin himayesi altında İslam birliğine katılmak istiyordu…

Osmanlı Sultanı Halep’e geldiğinde çocuklar sokaklarda kendisini inanılmaz sloganlarla karşıladılar: ‘Yavuz Selim, Yavuz Selim Allah seni muzaffer eylesin.( Genç Akademi Mecmuası, Temmuz 1992, Sayı 6, s. 25 – 26 (Mısır Osmanlı Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Muhammet Harp ile yapılan röportajda söyledikleri.)

Başkenti Kahire olan Memlüklü devleti yönetiminde bulundurduğu Mısır, Suriye ve Hicaz’da halkı canından bezdirmeye yönelik nasıl bir “zulüm idaresi” kurmuştu? Bunu, o dönemi yaşamış görgü tanığı yazarlardan İbn İyas, yazdığı kitabında şöyle anlatır: “ (Memlüklü hükümdarı Kansu Gayri), Ülkenin çeşitli yerlerine keşşaflar ve Arap şeyhleri tayin eder, onlardan çok miktarda vergi alırdı. Hatta ikta sahiplerinin arazilerini, vakıf arazilerini böyle idarecilere verirdi.........

© İstiklal


Get it on Google Play