Yeni Yüzyılda Yeni Bir Eğitim Sistemiyle İnsanı Yeniden İhya ve İnşa Etmek Gerekiyor

Eğitim, sadece bir zihni, ezberlenen bilgilerle doldurma ve sınavlara hazırlama işlemi değil; aklı idrakle, kalbi ahlâkla ve elleri beceriyle donatarak bir "şahsiyet inşa etme" sanatıdır.

Gökdelenlerin gittikçe daha fazla yükseldiği, yapay zekânın sınırları zorladığı, bilginin saniyeler içinde dünyayı turladığı şatafatlı ve hızlı bir çağda yaşıyoruz. Dışarıdaki bu göz kamaştırıcı ilerleyişe inat; evlerin odalarında, okulların koridorlarında ve şehirlerin sokaklarında sessiz ve derinden bir bozuluş, çöküş yaşanıyor, farkında mıyız? Binalar hızla yükselirken, insan kalitesi ne yazık ki aynı hızla irtifa kaybediyor.

Bugün eğitim kurumlarından her yıl milyonlarca genç mezun oluyor; ellerinde yaldızlı diplomalar, sırtlarında tonlarca ezber yükü taşıyorlar. Fakat gözlerine baktığımızda, o devasa "mana/anlam" boşluğunu, gelecek ümitsizliğini ve o tarifsiz kaybolmuşluğu görebiliyoruz.

Gerçek başarıyı, sosyalleşme zamanı dahi ayırmadan çoktan seçmeli test kitapçıklarının A, B, C şıklarına hapsedilen o meşum günden beri; fıtrî yetenek ıskalanıyor, beceri köreltiliyor, ahlâk, edeb, görgü ve tecrübe, modası geçmiş kavramlar denilerek bir kenara itiliyor. Oysa bizler çok iyi biliyoruz ki; nezaketle incelmemiş bir zekâ ve tecrübeyle demlenmemiş bir akıl, toplumu aydınlatmaz, sadece bozar.

Sadece akademik başarıya, çoktan seçmeli testlere ve yaldızlı diplomalara odaklanan mevcut yaklaşım, toplumu aydınlatacak nesiller değil; mana arayışında kaybolmuş, üretemeyen yığınlar ortaya çıkarır.

Eğer bugün sokaklarda değersizlik ve şiddet, kurumlarda liyakatsizlik ve duyarsızlık, evlerde tahammülsüzlük ve saygısızlık kol geziyorsa; bilinmeli ki asıl kaybedilen yer ne ekonomi ne de siyasettir. Kaybedilen yer, okuma, anlama, bilgiyi kullanma, değerli yaşama ve üretme üzerine kurulu o kadim terbiye ocağımızdır.

Karşı karşıya kalınan bu eğitim buhranını tarihî, sosyolojik ve ahlâki olmak üzere üç farklı pencereden, cesaretle okumak gerekiyor. İslâm tarihine ve medeniyet kodlarına baktığımızda, ilk emri "Oku" (İkra) olan bir inancın ve medeniyetin, okumayı sadece harfleri seslendirmek olarak değil; kâinatı, insanı, varoluş gayesini, ilimi, hikmeti, irfanı "anlamak ve kavramak" olarak tarif ettiğini görürüz.

Klasik eğitim-öğretim geleneğimizde "ilim" ile "edep" birbirinden ayrılmaz bir bütündü; "usûl", yani yöntem ve ahlâk olmadan sadece bilgiye itibar edilmezdi. Ahilik teşkilatında zanaat ve beceri, ahlâk, edeb ve görgüyle et ve tırnak gibiydi. Bugün ise ithal edilen ruhsuz, mekanik, şeklî, yüzeysel ve ezberci eğitim sistemleriyle, Batı'nın sosyal ve toplumsal krizleri çocukların zihinlerine ihraç ediliyor. Sırf bilgi artıyor ama hikmet, edep, görgü, değer azalıyor; veri çoğalıyor ama o veriyi işleyecek mana, yorum, analiz, tefekkür kayboluyor.

Modern çağ, hızı kutsarken, ne yazık ki derinliği feda etti/ediyor. Aileler, çocuklarının karakter/şahsiyet gelişimini bir kenara bırakıp onları birer "proje" ve yarış atı gibi görmeye başlamış. Değerlerin ve pozitif duyguların aktarıldığı ilk mektep olan evler, herkesin kendi dijital ekranına gömüldüğü "sessizlik otellerine" dönüşmüş.

Sosyolojik veriler ve uluslararası raporlar da bu çöküşü acı bir şekilde doğruluyor. Veriler, Türkiye'deki öğrencilerin yüzde 35'inin okuduklarını anlamakta zorlandığını, anlayanların ise sadece yarısının metin üzerine analiz ve yorum yapabildiğini gösteriyor. Bilen ama yapamayan, tüketen ama üretemeyen devasa bir kitleyle baş başa kalınıyor.

Öte yandan, güncel iş dünyası araştırmaları, kalıcı başarının %85 oranında "iletişim, görgü, ahlâk ve edep" temelli değerlerden kaynaklandığını, teknik bilgi ve becerilerin ikinci planda kaldığını açıkça ortaya koyuyor. Bir öğrenci, matematiği kusursuz çözebilir; ama sınıf arkadaşının hakkını, öğretmeninin değerini ve hukukunu gözetmiyorsa, bu bilginin topluma ve ülkeye ne faydası olabilir?

Ancak, mevcut sistemler, öğrencinin ne ürettiğine veya ahlâkî duruşuna değil, 120 dakikada kaç net çıkardığına odaklanıyor. Medya, içi boş bir şöhreti pompalarken, siyaset kurumu, meyvesi on yıllar sonra alınacak köklü sistem değişimleri ve gelişimleri yerine, kısa vadeli nicelik başarılarına sıkışıp kalıyor.

Fakat bu gidişat asla bir değişmez değildir! Artık yama tutmayan bu ezberci ve testçi sistemi cesaretle bir kenara bırakıp; yeteneği, beceriyi, değerleri ve insan kalitesini merkeze alan yepyeni bir eğitim paradigmasını, eğitimcilerin omuzlarında inşa etme vaktidir.

Bir devletin, kurumun veya ailenin asıl gücü ve serveti maddiyatta değil; ahlâklı, yetenekli, okuduğunu anlayan ve anladığını iyiliğe, üretime dönüştüren "insan kalitesi"ndedir.

Bu yeni ufukta öğrenciye "ne düşüneceği" değil, "nasıl düşüneceği" öğretilmelidir. Sınavlar sadece ezberi değil; yorumlama, analiz etme ve üretme gücünü ölçmelidir. Ahlâk, edep, saygı, merhamet ve görgü, müfredatın içine zoraki sıkıştırılmış "seçmeli" bir ders değil; okulların "iklimi, havası ve suyu", kurumların yaşayan değer iklimi olmalıdır.

En büyük inkılap ise öğretmenin konumunda yapılmalı; öğretmen, sadece bilgi aktaran bir teknisyen olmaktan çıkarılıp, hâl diliyle numune/örnek olan, ruhlara dokunan baş tacı, değerli bir "rehber" konumuna yeniden yükseltilmelidir.

Bilgi, ancak ahlâk, edep ve merhametle yoğrulduğunda insanlığa ve topluma fayda sağlayan bir bilgeliğe (hikmete) dönüşür. Ahlâktan yoksun bir zekâ, inşa etmez; tahrip eder.

Sistem, sadece akademik başarıyı değil; okuduğunu anlayan, kavrayan ve bunu toplumsal bir faydaya, iyiliğe, üretime dönüştüren gerçek şahsiyetler yetiştirmeye odaklanmalıdır.

Çocukları notların, acımasız sınavların ve ekranların sahte parıltısının insafına terk etmekten vazgeçerek, eğitimi, günlük politik tartışmaların çok üstünde, millî ve manevî bir beka meselesi olarak görmek gerekiyor.

Unutmamak gerekiyor ki; insanını ihya ve inşa edemeyen hiçbir ülke, sadece inşa ettiği köprüler, yollar ve beton binalarla tarihte ayakta kalamamıştır.

Bir ülkenin gerçek millî geliri, kasasındaki para, döviz veya yeraltı kaynakları değil; gerekli ve doğru bilgiyle beslenmiş, ahlâkla yoğrulmuş, yetenekle kuşanmış, idrak ve irade sahibi inançlı insan kalitesidir. Savunma sanayiinde üretilen en ileri teknolojiler bile, en nihayetinde onu yönetecek ve kullanacak insanın ahlâkı, liyakati, yeteneği, becerisi ve vatanperverliği kadar güçlüdür.

Biz çocuklarımıza sadece para merkezli bir meslek ve yaldızlı bir diploma mı sağlıyoruz, yoksa onlara güçlü, erdemli bir şahsiyet, yetenek ve becerilerine uygun bir meslek ve sarsılmaz irade, doğru bir istikamet mi?

Eğer onlara iyi bir eğitim ve doğru bir istikamet veremezsek; kuru bilgi çoğalacak ama mana, huzur ve üretim kaybolacak, diplomalı insanlar artacak ama insanlık, huzur, bereket, maddî ve manevî zenginlik azalacaktır.

İnsanın içini doldurmadan dışını süsleyen hiçbir sistem ayakta kalamaz; zira insanı insan yapan bildikleri değil, o bilgiyle neye dönüştüğüdür.

İyi yetişmiş insan gücünün azaldığı yerde hiçbir sistem, hiçbir medeniyet tutunamaz. Gelin, geleceğimizi okyanusta sürüklenen bir gemi olmaktan kurtarıp; kökleri, kadim değerlerimizin derinliklerinde, dalları, bilimin, hikmetin ve üretimin gökyüzüne uzanan ulu çınarlara dönüştürelim.

Zira kaybedecek bir tek çocuğumuz, israf edilecek bir tek yarınımız yoktur. Büyük bir bilinçli duruşla ayağa kalkmak ve insanı tam da kalbinden tutup yeniden ihya ve inşa etmek için zaman, işte bu zamandır.

Eğitimi mekanik bir ezber yüklemesi olmaktan çıkarıp sarsılmaz bir "şahsiyet inşa etme" sanatına dönüştürmek, bu manifestonun en temel rehberidir. Bir ailenin, kurumun ve devletin asıl serveti, okuduğunu anlayan, kavrayan ve anladığını toplumsal bir iyiliğe dönüştüren "insan kalitesi"dir.

Geleceğimizi kurtarmanın ve geleceğe güvenle bakmanın yegâne yolu, çocuklarımıza sadece bir meslek değil, fırtınalara direnecek sarsılmaz bir istikamet kazandırmaktır.

Netice olarak, özetle, gerçek eğitim, sınavlarda alınan puanlarla değil; yetenek, ahlâk, edep, okuduğunu anlama, yorumlama, kavrama, öngörü ve erdemle ölçülür. Gerçek başarı; yetenek, beceri ve üretim gücünün, ahlâk, edep ve değerlerle dengelenmesiyle mümkündür.

Bugünkü ezber ve test odaklı sistem, öğrencileri teknik bilgiyle donatsa da onları, sosyalleşmekten, özel hayatını doğru inşa etmekten, erdemden, sorgulama becerisinden ve insanî değerlerden uzaklaştırmaktadır.

Oysa bir toplumun geleceğini inşa eden, sadece bilgi sahibi olmak değil, aynı zamanda bu bilgiyi beceri, ahlâk ve hikmetle yoğurup üretime dönüştürebilen; okuyan, anlayan, kavrayan, analiz eden ve öngörü geliştiren “kaliteli insan”dır.

Bu sebeple yeni bir eğitim sistemi; sınav odaklı değil, yetenek ve beceri keşfeden; bilgiyi ezberleten değil, yorumlatan, neticeler çıkartan; değerleri sadece öğreten değil, yaşatan, topluma yansıtan ve nihayetinde “başarıyı” iyi notlarla değil, iyi insanla tanımlayan bir anlayışa dönüşmelidir.

Bugün yaşanan sorunların temelinde, bilginin hikmetten, eğitimin temel değerler ve istikametten kopması yatmaktadır. Bu sebeple çözüm; aileden okula, devletten topluma kadar herkesin sorumluluk alarak, gerekli doğru bilgi, usûl, ahlâk ve üretim merkezli yeni bir eğitim anlayışını hayata geçirmesidir. Çünkü istikametini kaybeden eğitim, insanı; insanını kaybeden toplum ise geleceğini kaybeder.


© İstiklal