Kayıp Zincir: Okumak Yetmez, Düşünmek Gerek; Düşünmek Yetmez, Uygulamak Gerek; Uygulamak Yetmez, Neticeye Varmak Gerek
İnsanlık, binlerce yıldır kitapların, fikirlerin, ideallerin ve hayallerin gölgesinde yol aldı. Fakat bugün, en büyük eksikliğimizin ne kitap ne de bilgi olduğu açıkça ortada: Bizde eksik olan, bilginin hikmete dönüşmesi, düşüncenin uygulamaya, uygulamanın ise kalıcı neticelere taşınmasıdır.
Çünkü okuyan çok, düşünen az; düşünen çok, uygulayan pek az; uygulayan ise çoğu zaman neticeye varacak kadar sabırlı değil. Oysa tarihin şahitliğiyle biliriz ki büyük medeniyetler sadece okumakla değil, okumayı düşünceye, düşünceyi icraata, icraatı ise kalıcı neticelere dönüştürmekle inşa edildi.
Modern çağ, bilgiye ulaşmayı kolaylaştırdı ancak onu "işlenebilir bilgi" olmaktan çıkardı. Sürekli bir bilgi seli içinde boğulan birey, derinlemesine okumak ve üzerine düşünmek yerine, hızlı tüketim yapar.
Sosyal medya algoritmaları, bizi düşünmeye sevk etmez, sadece duygusal tepkiler vermeye iter. Bu, "okuma"yı pasif bir eyleme, "düşünme"yi ise neredeyse hiçe indirger. Uygulama ve neticelendirme ise bu sığlıkta zaten mümkün olmaz. Bu bakış, teknolojinin bilişsel süreçlerimiz üzerindeki olumsuz etkisini merkeze alır.
Bugün uygulanan geleneksel eğitim sistemleri genellikle "okutur" ve belki "düşündürür", ancak "uygulatma" ve "neticelendirme" aşamalarında ciddi bir şekilde sınıfta kalır.
Öğrenci, öğrendiği formüllerin ve teorilerin gerçek hayatta nasıl bir karşılığı olduğunu, hangi meseleyi çözeceğini göremez. Bu, öğrenmeyi sınav geçmek için bir araç haline getirir.
Mezun olduğunda ise teori ile pratik arasında derin bir uçurumla karşılaşır. Bu uçurum, kişiyi tembelleştirir ve öğrenmeye olan inancını zayıflatır.
Tarihsel süreçte yaşanan yenilgiler, ekonomik sıkıntılar ve siyasî baskılar, Müslüman toplumlarda kolektif bir özgüven kaybına ve "atâlet" kültürünün yerleşmesine sebep oldu. "Okusak da ne olacak?", "Düşünsek de bir şey değişmez", "Uygulasak da önümüze taş koyarlar" gibi zehirli bir rasyonalizasyon yaygınlaştı.
Bu, en tehlikeli psikolojik işgaldir. Ferd ve toplum, kendi faaliyetlerinin bir netice verebileceğine dair inancını yitirir. Bu inanç kaybı, okuma-düşünme-uygulama döngüsünü en baştan engeller.
Bugün Müslüman coğrafyalarda üniversiteler dolup taşıyor; raporlar, tezler, akademik makaleler üretiliyor. UNESCO verilerine göre 2024 itibariyle Müslüman dünyasında üniversiteleşme oranı son 30 yılda 00 artmış durumda.
Ancak aynı coğrafyada bilimsel patent oranı dünya toplamının sadece %2’sine tekabül ediyor. Bu tablo, aslında “okumak”la yetinen ama “uygulamaya” geçemeyen bir zihniyetin fotoğrafıdır.
Sosyolojik açıdan da durum farklı değil: Aileler çocuklarına kitap okutmak istiyor, okullar müfredatlarla öğrencileri dolduruyor, ama ne aile ne okul “düşünmeyi” teşvik ediyor. Medya ise düşünceyi değil tüketimi öne çıkarıyor; ferdler, derinliğin yerine hızla tüketilen yüzeyselliğe meylediyor.
Eğitim sistemimiz maalesef bu zinciri tamamlamıyor. OECD'nin PISA raporları, öğrencilerimizin bilgiyi ezberlemede ortalama seviyede olduğunu,........
