menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hakikatin Terazisi: Ehl-i Sünnet, Emanet, Kardeşlik ve Adâlet

28 0
14.09.2026

İnsanlığın zihnî, ahlâkî ve ruhî bir fetret devrinden geçtiği; hakikatin, kurgulanmış algı illüzyonlarıyla perdelendiği amansız bir dijital çağın ortasındayız.

Bilginin hızla yayıldığı ama hikmetin aynı hızla buharlaştığı çağımızda, kitleler bilmeden hüküm vermeye, gıyaben mahkûm etmeye ve dezenformasyon rüzgârlarına kapılarak yargısız infazlar yapmaya alıştırılmıştır.

Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’deki " Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın…" (Hucurât/12) ikaz-ı ilâhîsi toplumsal vicdanda karşılık bulmadığında, siber mecrada üretilen bir dedikodu, oluşturulan bir kötü zan, hakikatin önüne geçebilmektedir.

İnsanlığın huzur kapısı olan Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) "Müslüman, insanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir" ölçüsü toplumsal ahlâkın merkezinden çekildiğinde ise, en halisane iyilikler dahi şüphe, itham ve paranoya ile karşılanır hâle gelmektedir.

Oysa dönüp kendimize, zihnimize ve medeniyetimize sormamız gereken yakıcı soru şudur: Bir insanın veya bir topluluğun Kur'an ve Sünnet çizgisinde kenetlenmesi, imanı yüksek ahlâkla, ticareti dürüstlükle, ilmi amelle ve serveti hayırla buluşturması neyin göstergesidir?

İbadet etmek, dürüst üretmek ve kardeşliği ihya etmek ne zamandan beri bir tehdit unsuru hâline gelmiştir?

Ya da tam aksi yönde; dindarlık iddiası ve İslâmî semboller, herhangi bir kusurun, haksızlığın yahut hukuka aykırılığın dokunulmazlık zırhı olabilir mi?

İşte günümüzde din, sivil toplum, devlet, güvenlik ve adâlet tartışmalarının düğümlendiği asıl nokta burasıdır.

Savrulmaları önlemenin ve algı operasyonlarını boşa çıkarmanın ilk adımı, kavramları fıkhî, kelâmî ve tarihî zeminine yeniden oturtmaktır.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat; tarihî İslâm düşüncesinde Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashâbının dinin temel esaslarında takip ettiği nuranî yolu benimseyen geniş ana gövdedir.

Bu mensubiyet, kuru bir etiket veya zümre kimliği değil; sahih itikat, derin fıkıh, ahlâkî tezkiye (tasavvuf), adâlet, emniyet ve Müslümanların birlik-beraberlik-kardeşliğini muhafaza etme mesuliyetidir

Bu çerçevede net olarak ortaya koymak gerekir ki,namaz kılmak, Cuma ve cemaat ibadetlerine devam etmek bid’atve hurafe değildir.

Kur’ân-ı Kerîm’i okumak, öğretmek, tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerini kurumsallaştırmak bid’at ve hurafe değildir.

Okuyan gençlere barınma, burs ve eğitim imkânı sağlamak; vakıf, dernek veya sivil dayanışma ağları kurmak bid’atve hurafe değildir.

Helâl ürün üretmek, şirket kurmak, meşru ticaret yapıp zenginleşmek ve bu zenginliği ümmetin yetimine, muhtacına harcamak da asla bid’atve hurafe değildir.

Çünkü İslâm hukukunda ve kelâm geleneğinde bid’at; Asr-ı Saâdet’ten sonra ortaya çıkan ve dinî bir inanç yahut ibadet olarak ileri sürüldüğü hâlde şer‘î bir delile dayanmayan bâtıl uygulamalardır.

Kurumsal araçların, teknolojinin ve sivil örgütlenme biçimlerinin zamanla değişmesi bid’at kavramı içinde değerlendirilemez.

Dün bir vakfın kervansaray açması ile bugün bir derneğin öğrenci yurdu açması veya helâl gıda üretmesi arasında anfi ve araç farkı dışında hiçbir fıkhî çelişki yoktur. Belirleyici olan aracın yeniliği değil; maksadın, hedefin, faaliyetin ve yöntemin meşruiyetidir.

Şirk ise çok daha ağır bir itikadî sapmadır; Allah Teâlâ’nın ulûhiyetine ve rubûbiyetine ortak koşmaktır.

Şirk gibi en ağır imansızlık ithamını, şahsî husumetler veya algı kampanyaları sebebiyle Müslümanlara cömertçe savurmak ne ilimle ne vicdanla ne de Müslüman kardeşliğiyle bağdaşır.

Hurafe de din adına ileri sürülen fakat akıl ve vahiy süzgecinden geçmeyen asılsız inançlardır.

İslâm’ın özü ve Ehl-i Sünnet omurgası, bizzat cehâletle ve hurafeyle mücadele eden güçlü bir tahkik damarına sahiptir.

O hâlde fıkhî bir zarurettir ki şu dört kavramı birbirine karıştırmamak gerekir: Dindarlık başka, bid’at başkadır; tasavvuf başka, hurafe başkadır; sivil dayanışma ve cemaat başka, illegal yapılanma başkadır; dinî mensubiyet başka, şahsî ceza mesuliyeti başkadır.

Öte yandan, "Ehl-i Sünnet’iz" veya "Hizmet ediyoruz" demek, hiçbir kişiye, derneğe, vakfa yahut gruba otomatik bir masumiyet ve dokunulmazlık belgesi sağlamaz.

Bir yapı Kur'ân-ı Kerim öğretebilir; ancak malî işlerinde kul hakkına giriyorsa, bunun hesabı sorulmalıdır. Bir kişi namaz kılabilir; fakat kanun nezdinde suç teşkil eden bir fiile karışmışsa, o fiil hukuk önünde bağımsız, âdil ve tarafsızca yargılanmalıdır. Bir şirket "helâl gıda" ürettiğini beyan edebilir; ancak hukukî ihlâl, işçi hakkı gaspı veya tüketiciyi aldatma varsa, hiç kimseden imtiyaz bekleyemez.

İslâm’ın adâleti çift taraflı kesen bıçak gibidir: Dindarlık suç değildir; fakat dindarlık asla suçun kalkanı da yapılamaz!

Hakikatin üstünlüğü tam da burada tecelli eder. Bir topluluğun dindarlığı ne muhaliflerinin düşmanca ithamıyla mahkûm edilir ne de kendi mensuplarının beyanıyla peşinen aklanır. Ölçü; Kur’ân ve Sünnet, delil ve hakikat, hukuk ve adâlettir.

Rabbimiz, adâlet terazimizin sarsılmaması için bize iki muazzam ilke bahşetmiştir. Birincisi MâideSûresi 8. âyettir: "Bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi adâletsizliğe itmesin. Adil olun; bu, takvaya daha yakındır."

Kur’ânî adâletin gerçek imtihanı, dostumuza gösterdiğimiz şefkatte değil; sevmediğimiz, fikirlerimize uymayan yahut rakip gördüğümüz insan ve gruplara karşı takındığımız âdil tutumda ortaya çıkar. Sevgimiz kör edici olmadığı gibi, nefretimiz de adâletimizi karartmamalıdır.

İkinci ilke ise HucurâtSûresi 6. âyettir: "Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse, onun aslını araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz."

Bugünün sosyolojik ve teknolojik dünyasındaki karşılığı tam olarak şudur: Tahkik, teyit ve hakikat kontrolü.

Sosyal medyada cımbızlanmış bir görüntü, anonim hesaplardan servis edilen bir iddia, siyasî propaganda hevesleri yahut dedikodular üzerinden kitleleri mahkûm etmek Kur'ânî, İslâmî ahlâka aykırıdır.

Burada "bizzat tanımamak" hayatî bir boyut kazanır. Bir insanı veya grubu şahsî olarak tanımamak suç değildir; fakat bilmediği, araştırmadığı, doğrudan şahidlik etmediği hususlarda kitle psikolojisiyle hüküm vermek, mahkûm etmek büyük bir vebaldir. Bilmemek mazeret olabilir ama bilmeden infaz etmek asla mazeret olamaz!

Sosyolojik açıdan "cemaat" yahut "sivil toplum" kavramı tabiatı gereği suç değildir. İnsanoğlu toplumsal bir varlıktır; meşrû gayeler etrafında bir araya gelmek, vakıflaşmak, okuyan gençlere burs ve barınma sağlamak toplumsal dokunun çimentosudur.

Selçuklu ve Osmanlı’yı ayakta tutan ruh, Ahilik teşkilatı ve vakıf medeniyeti değil miydi? Ticareti ahlâkla buluşturan, helâl kazancı ibadet sayan bu maya, toplumda "sıfır suç" idealini hedefleyen otokontrol mekanizmaları üretmiştir.

Bugün helâl ekonomi ve gıda güvenliği hassasiyeti de sadece şahsî bir ibadet tercihi değil, küresel boyutta büyük bir iktisadî ekosistemdir.

İslâm Ülkeleri İstatistik, Ekonomik ve Sosyal Araştırma ve Eğitim Merkezi (SESRIC) verilerine göre, dünya genelinde Müslümanların helâl gıdaya yönelik harcamaları 2023 yılında yaklaşık 1,434 trilyon dolar seviyesine ulaşmıştır. Bu rakamın 2028 yılında 1,939 trilyon dolara çıkacağı öngörülmektedir. İslâm İşbirliği Teşkilatı (İİT) üyesi ülkelerdeki helâl gıda harcaması ise 2023 itibarıyla 1,162 trilyon dolar civarındadır.

Bu istatistiksel veriler açıkça göstermektedir ki; helâl gıda ve ürün üretmek, faizsiz ve dürüst ticaret yapmak, şirketler kurup ümmetin sermayesini güçlendirmek gericilik değil, aksine küresel iktisadî bir vizyondur.

Ancak helâl ekonomi sadece paketlerin üzerine "helâl" etiketi basmak değildir. Üretim sürecinde işçi hakkını yemeyen, çevreyi kirletmeyen, hileye başvurmayan, tüketiciyi aldatmayan bir ahlâkî nizam tesis edilmedikçe, helâl kavramının içi doldurulamaz.

Toplumsal güvenin yeniden tesisi için, İslâmî sivil toplum yapılarının ve kamu idaresinin kararlılıkla uygulaması gereken sarsılmaz ilkeler vardır. Kendini Ehl-i Sünnet çizgisine nisbet eden her şeffaf yapının kapısında ve mensuplarının zihninde şu ilkeler yazılı olmalıdır:

Adâletten sapmamak;kendilerinden olduğu için haksızı savunmamak, kendilerinden olmadığı için haklıya zulmetmemek.

Şahıs kutsamamak;âlimlerini, hocalarını ve büyüklerini hürmetle sevmek; fakat onları hatasızlaştırmamak, masumlaştırmamak. Kur'ân ve Sünnet'i şahısların üstünde tutmak.

Emanet ve liyakati esas almak; Nisâ Sûresi 58. âyetin "Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder" gereği olarak; kamu görevlerinde yahut kurumsal yapılanmalarda cemaat/grup/parti aidiyetini değil, ehliyet ve liyakati esas almak.

Şeffaflık ve hukuka sadâkat;mâlî kaynakları, faaliyetleri tamamen şeffaf, denetlenebilir ve hukuka uygun yürütülebilir kılmak.

İradeye saygı;kendilerine emanet edilen gençlerin ve çocukların zihnî ve ruhî iradelerini eğiterek; onlara "soru sormaktan........

© İstiklal