Hakikatin Aynasında Türklük ve Türk Milleti: Kökleri Geçmişe, Gözleri Geleceğe Dönük Bir Medeniyetin Beka Mücadelesi

Bir milleti tarih sahnesinde ebedi kılan, sadece kılıcının keskinliği veya sınırlarının genişliği değildir; asıl kudret, o milletin ruhuna üflenen mananın ve maneviyatın derinliğinde, yüreğinde taşıdığı medeniyet tasavvurunda gizlidir.

Tarihin sarkaçlarında “Türk” kelimesi, hiçbir zaman dar bir etnik aidiyetin soğuk kalıplarına sığmamıştır. Hakiki Türk; Orta Asya’nın hırçın bozkırlarından kalkan tozun, Anadolu’nun irfanıyla demlendiği, İslâm’ın cihanşümul adâlet, merhamet ve maneviyat potasında eriyerek çeliğe dönüştüğü o ulu çınarın adıdır.

Tarih boyunca bu isim mazlumun sığınağı, zalimin kâbusu; “Nizam-ı Âlem” (Dünya Düzeni) ve “Kızılelma” (Büyük Hedef) mefkûresinin yeryüzündeki ete kemiğe bürünmüş hali olmuştur.

Ancak bugün, gölgesinde asırları serinlettiğimiz bu ihtişamlı çınar, köklerini unutmanın getirdiği eşine az rastlanır bir hazan mevsimiyle sınanmaktadır.

Bizler, “önce insanım” derken, içimizdeki o devasa medeniyet damarını, o görkemli “Türk” kimliğini neden sessizce bir kenara bırakmaya başladık? Mimaride Sinan’ı, şiirde Yunus’u, devlette Fatih’i, ticarette Ahiliği inşa eden o kurucu iradeye ne oldu?

Türk’ün tarih sahnesindeki en özgün başarısı, askerî zaferlerinden ziyade inşa ettiği o muazzam “devlet geleneği” ve “sosyal adâlet” anlayışıdır. Eski Türklerdeki “Kut” inancı, gücü, bir tahakküm aracı değil, milletin refahı için omuzlara yüklenmiş ilâhî bir sorumluluk olarak görmüştür.

Orhun Âbideleri'nde yankılanan “Aç milleti tok kıldım, çıplak milleti giydirdim” nidası, işte bu kadim aklın manifestosudur. Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte bu şuur, ete kemiğe bürünmüş; komşusu açken tok yatmayı reddeden, yetimi baş tacı eden bir sosyoloji oluşturmuştur. Türk olmak, kan bağının çok ötesinde, bu ağırbaşlı kültürel mirası omuzlama cesaretidir.

Ancak güncel sosyolojik ve psikolojik veriler, içinden geçtiğimiz sessiz çöküşün fotoğrafını net bir şekilde çekmektedir. Yakın dönemde yapılan toplumsal değerler araştırmaları, toplumun s’ünden fazlasının kendini “milliyetçi” olarak tanımladığını göstermektedir.

Ne var ki bu yüksek aidiyet hissi, pratik hayata, öz medeniyet mirasına, kültürel üretime ve ahlâkî duruşa aynı oranda yansımamaktadır. Toplum olarak kimliğimizle gurur duyuyoruz, ancak o kimliğin içini dolduran medenî, felsefi ve ahlâkî derinliği her geçen gün biraz daha kaybediyoruz.

Bu kültürel hafıza kaybının arkasında,........

© İstiklal