Adâlet ve İnsanlığın Yetim Kaldığı Bilgi Çağında Hakikatin Sesi |
Bir zamanlar "bilgi çağı" dediğimiz bu dönem, ironik bir şekilde hakikatin en çok kuşatıldığı dönemdir. Dünya bugün bilgi çağının en parlak ekranlarına sahip olabilir; ama aynı dünya, hakikatin en çok yaralandığı çağlardan birini yaşıyor. Bir yanda saniyeler içinde yayılan görüntüler, diğer yanda günlerce susan vicdanlar… Bir yanda hukuk metinleri, sözleşmeler, zirveler, bildiriler; diğer yanda enkaz altında kalan çocuklar, yerinden edilen aileler, mağduriyet yaşayan elemanlar, normalleşen acılar…
Dünya bugün tarihin en parlak ekranlarına sahip, ancak ruhu en karanlık çağlarından birini yaşıyor. Saniyeler içinde kıtaları aşan görüntüler ile saniyeler içinde unutan vicdanlar arasındaki o uçurumda, insanlık her gün biraz daha derinlere yuvarlanıyor. Bir yanda parıltılı zirvelerde imzalanan süslü "insan hakları" metinleri, diğer yanda o metinlerin yazıldığı kâğıtlar kadar değeri olmayan çocuk hayatları... Bugün sormamız gereken en yakıcı soru şudur: Güçlü olan mı haklıdır, yoksa haklı olan mı güçlüdür?
Modern savaşların artık sadece toprak kazanmak için değil, "hakikati/gerçeği öldürmek" için yapıldığı gerçeği ve bilginin hızı arttıkça hakikatin derinliğinin kaybolması ve "dijital anestezi" ile vicdanların nasıl felç edildiği üzerine bir okuma yapmak gerekir.
Gazze örneğinde görüldüğü üzere, modern sömürgeciliğin sadece askerî değil; bir halkı gıda, su ve ilaçtan mahrum bırakarak "insan eliyle felâket" üretme stratejisi ve uluslararası hukukun, güçlülerin suçlarını örtbas eden bir "seçici maske" haline gelmesi, dikkat çekicidir.
Gazze artık sadece bir şehrin adı değil; modern dünyanın adâlet imtihanının, uluslararası sistemin iflas belgesidir. Uluslararası verilere göre Gazze ekonomisi %87 küçülmüş, kişi başına gelir 161 dolara kadar gerilemiştir. Nüfusun %75’inden fazlası akut gıda güvensizliği ile boğuşurken, dünya bu "insan eliyle oluşturulmnuş felaket çukurunu" bir film izler gibi seyretmektedir.
UNRWA’nın 180. durum raporu, 2 Mart 2025’ten bu yana bölgeye insanî yardımın girmesinin imkânsızlaştığını haykırırken; medeniyet dediğimiz o tek dişi kalmış canavar, "meşru müdafaa" yalanıyla hakikati katletmeye devam etmektedir.
Avrupa Parlamentosu Düşünce Kuruluşu’nun da vurguladığı gibi, dijital bilgi alanı artık bir savaş meydanıdır. Yapay zekâ destekli derin sahtelikler ve algoritmik manipülasyonlar, gerçeğin sesini boğmaktadır.
Reuters Institute bulguları, habere olan güvenin dibe vurduğunu gösterirken, bizler "bilgi çağında" hakikate en uzak insanlar haline geldik. Zulüm artık sadece sahada değil, söylemde de üretiliyor. Bir çocuğun cansız bedeni, algoritmaların "tali hasar" süzgecinden geçerek ana sayfamıza düşüyor ve bizler, acıyı bir "içerik" gibi tüketip ekranı aşağı kaydırıyoruz.
Peki, dünya bu şekilde iken değişirken Müslümanlar nerede duruyor? İslâm Dünyasında Müslümanların yaşadığı krizin temelinde "iman-eman" (güven) ilişkisinin kopması ve başkalarına adâlet vadetmeden önce, Müslümanların kendi aralarında "hakikî iman ve güven toplumu” olma vasfını yitirmesinin küresel adâletsizliğe nasıl zemin hazırladığı gözden kaçmamalıdır.
Kur'an-ı Kerim'de Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Bir toplum kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez" (Ra'd, 11). Bu âyet-i kerime, sadece kişileri değil, tüm milleti, ümmeti ilgilendiren bir kanundur. Müslümanlar, bugün dünyanın dört bir yanında zulme uğruyorsa, bu sadece zalimlerin gücünden değil, aynı zamanda Müslümanların kendilerini bozmasından, imanı hayatın merkezinden çıkarmasından, ahlâkı siyasetin önüne koyamamasındandır.
Bu ilahî ikaz, bugünkü sessizliğimizin ve dağınıklığımızın reçetesidir. Öfkemiz ilkeye bağlanmadığı, ilkelerimiz kurumlara dönüşmediği sürece bu sömürü düzeni devam edecektir. Modern dünya bizi "vatandaş" değil "tüketici", "millet”, “ümmet" değil "pazar" olarak görüyor. Ailelerimizde hikmet, okullarımızda vakar, medyamızda doğruluk zayıfladığı için, "güçlüye yakın durmanın getirisi", "haklı olmanın bedelinden" daha cazip hale gelmiştir.
Bu karanlıktan çıkış, sadece üzülerek, ağlayarak değil, akıl, bilgi ve iman bütünlüğüyle inşa edilecek bir dirilişle mümkündür:
Hakikati, sloganla değil, delille savunmalıyız. Dijital manipülasyona karşı eleştirel düşünceyi ve medya okuryazarlığını bir savunma kalkanı yapmalıyız.
İslâm dünyası, kendi "Adâlet ve Hakkaniyet Konseyi"ni kurmalı; uluslararası hukuku güçlülerin elinden alıp mazlumun zırhı yapacak yaptırım gücüne ulaşmalıdır.
Müslümanlar yeniden "emin" (güvenilir) sıfatını kuşanmalıdır. Ticarette dürüstlük, siyasette adâlet, ailede şefkat yeniden hayat bulmadıkça, küresel adâletsizliğe dur diyecek mecalimiz olmayacaktır.
Bugün Gazze’de akan kan, sadece Filistinli çocukların damarlarında değil; her birimizin vicdanında akıyor. Ancak biz, konforlu uykularımızda bu sızıyı hissetmiyoruz. On binlerce ölü, milyonlarca aç insan sadece bir rakam değil; bizim ölen insanlığımızın ve kahramanlığımızın çetelesidir.
Şunu iyi bilmek gerekiyor ki; adâletin yetim kaldığı bir çağda hakkın şahidi olmak, bir hobi değil, insan kalabilmenin son şartıdır. Yarın mahşer meydanında, "Ne kadar güçlüydün?" diye değil, "Hakikatin yok edilmeye çalışıldığı yerde sen neredeydin?" diye sorulacak.
Hakikat bazen yavaş yürür; ama geldiğinde, suskun kalanların tüm mazeretlerini önüne katarak geçer. O gün geldiğinde, mazeretlerin arkasına mı saklanacaksın, yoksa "Ben de oradaydım" diyebilecek bir izzetin mi olacak? Uyan; çünkü senin sessizliğin, zalimin en keskin kılıcıdır!
Ama yine de ümit vardır. Seherde ve camide dualar, okulda ahlâk, medyada doğruluk, akademide ciddiyet, siyasette hakkaniyet, ekonomide emanet, ailede şefkat… Diriliş, işte bu bütünlükle olur.
Medya okuryazarlığı, eleştirel düşünme, tarih bilinci, hakikat disiplini, insan hakları, uluslararası gerçek hukuk, insanî yardım, eğitim ve sivil toplum alanlarında daha güçlü, daha bağımsız, daha ilkeli yapılar oluşturmak.
Kardeşlik, infak, emanet, doğruluk, adâlet ve merhameti yeniden günlük hayatın merkezine almak ve Gazze için gözyaşı dökmek kıymetlidir ama Gazze’nin öğrettiği hakikati hayatın düzenine çevirmek daha kıymetlidir. Müslüman âlimler, düşünürler ve medya kuruluşları, hakikati manipülasyondan kurtarmak için seferber olmalıdır.
Müslüman ülkeler, Gazze'deki soykırım karşısında ortak ve etkili bir siyasî ve askerî duruş sergilemek zorundadır. İslâm İş Birliği Teşkilatı, yaptırım gücü olan kararlar almalı, uluslararası hukuk mekanizmalarını işletmelidir.
Aileler, çocuklarını sadece dünyevî başarı için değil, adâlet için yaşayacak, zulüm karşısında duracak nesiller olarak yetiştirmelidir.
Bugün insanlık büyük bir kavşakta duruyor. Bir yol, gücün haklı sayıldığı; hukukun seçici işletildiği; hakikatin algoritmalara teslim edildiği yoldur. Diğer yol ise zor ama onurlu olandır: Haklıyı güçlü kılmaya çalışan, adâleti herkes için isteyen, mazluma ve mağdura kimliğine bakmadan sahip çıkan yol. Müslümanların yeniden diriliş sorumluluğu, işte bu ikinci yolu diri tutmaktır.
Gazze’ye bakıp hâlâ hiçbir şey hissetmeyen bir dünya, sadece mazlumları değil, kendi geleceğini de kaybediyor demektir. Hakikat geldiğinde, suskun kalanların mazeretlerini önüne katar. O gün geldiğinde sorulacak soru şu olmayacak: “Ne kadar güçlüydün?” Sorulacak soru şu olacak: “Hakkın ve haklının yanında durdun mu?” Çünkü adâletin yetim kaldığı bir çağda, hakkın şahidi olmak sadece bir tercih değil; insan kalabilmenin son şartıdır.
Bir zamanlar Ürdün Nehri'nin kıyısında bir çocuk durmuş, karşı kıyıda akan kana bakıyormuş. "Neden kimse durdurmuyor?" diye sormuş yanındaki ihtiyara. İhtiyar, gözyaşlarını tutamayarak cevap vermiş: "Çünkü durduracak olanlar, akan kanın kendi damarlarında dolaşmadığını düşünüyor evlat."
Bugün Gazze'de akan kan, sadece Filistinli çocukların damarlarında akmıyor; her merhametli Müslümanın, her vicdanlı insanın damarlarında akıyor. Gazze'de ölen çocuklar, aslında bizim ölen vicdanımız. Ve bir millet, vicdanı öldükten sonra yaşayamaz. Ya şimdi dirileceğiz ya da bu karanlıkta kaybolup gideceğiz.
Raporlar, gazeteler, masalarımızda duruyor, on binlerce ölü, yüz binlerce yaralı, milyonlarca aç insan... Ve biz hâlâ "ne yapabiliriz ki?" diye soruyoruz. Cevap basit: Yapabileceğimiz her şeyi.
Sessiz kalmamakla başlıyor her şey. Zulmü anlatmakla, boykot etmekle, dua etmekle, varsa gücümüzle engel olmakla... Çünkü unutmayalım ki bu çok yönlü savaş, sadece Gazze'de olmuyor. Bu savaş, her birimizin içinde de oluyor. Ve kim içindeki savaşı kaybederse, dışarıdakini kazanamaz!