“BANA NAMAZI ANLAT!”: Tam Anlayamadan Kılınan Namazın Hakikatini Anlatabilmek ve Anlayabilmek

Namazın derinliklerine, o, günde beş vakit kapısını çaldığımız ama bazen sadece "vazife/farz" olduğu için girdiğimiz o muazzam âleme birlikte bakalım. Namazı bugüne kadar kimsenin tam anlatamamış veya anlayamamış olması, aslında namazın bir "anlatım" değil, bir "yaşantı" olmasından kaynaklanıyor. Okyanusu ne kadar tarif ederseniz edin, içine girmeden, ıslanmadan hakikatini bilemezsiniz.

Namaz, kulun, yaratıcısı Allah’a olan mutlak muhtaçlığının en temel esasıdır. Kâinattaki her varlık zaten Allah’ı zikrediyor; kıyamda, rükûda ve secde halinde bütün varlıkların ibadeti namazda cem olmuştur. Namazın asıl hakikati, "Mirac" olmasıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), "Namaz, müminin miracıdır" buyurarak, bedenin yeryüzünde kaldığı ama ruhun arş-ı alaya yükseldiği bir yolculuğu tarif ediyor.

Niçin namaz kılarız? Allah’ın bizim namazımıza ihtiyacı olduğu için değil, bizim O’na olan bağımızı koparmadan "insan" kalabilmemiz için. Namaz, ruhun günde beş vakit aldığı bir can suyudur, maneviyat nurudur.

Namazın farz kılınmasının sebep ve hikmetleri, Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde açıkça belirtilmiştir. Namaz, kul ile Rabbi arasında bağ kurarak doğrudan bir konuşma gibidir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kul namazda olduğu sürece Rabbi ile münacaat eder.” (Buhârî). Namaz, bu yönüyle, kulun kabul edilerek Allah’ın huzuruna çıkmasıdır.

Namazla günahlar temizlenir. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Birinizin kapısı önünden günde beş defa akan bir nehir olsa ve o nehirde yıkansa üzerinde kir kalır mı?” Sahabeler: “Hayır kalmaz.” Peygamberimiz: “Beş vakit namaz da böyledir. Allah onunla günahları siler.” (Buhârî, Müslim).

Namaz, kötülüklerden korur. Kur’ân-ı Kerim’de Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût 29/45). Bu âyet-i kerime, namazın insanın ahlâkını ve hayatını düzenleyen bir ibadet olduğunu gösteriyor.

Namaz, secde ile başlayan bir Allah aşkı, kıyam ile yükselen bir teslimiyettir. Namaz, sadece bedenin eğilişi değil, ruhun Rabb'ine yükselişidir. Yıllardır kıldığımız namazların kaçında gerçekten "Allah’ın huzurunda" olduğumuzun farkına vardık? Kaç tekbirle dünyanın ağırlığından sıyrılıp, ilâhî huzurun hafifliğine erdik? İşte namaz ve namazın hakikati, bu farkındalıkta gizlidir.

Namaz, İslâm’ın en büyük ibadetlerinden biridir ve imandan sonra gelen en önemli kulluk vazifesidir. Kur’ân-ı Kerim’de namaz, birçok yerde emredilmiş ve müminin hayatının merkezine yerleştirilmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Namazı dosdoğru kılın.” (Bakara 2/43). Bir başka âyet-i kerimede namazın asıl maksadı açıklanıyor: “Beni anmak için namaz kıl.” (Tâhâ 20/14).

Bu âyet-i kerimeler, namazın hakikatinin Allah’ı hatırlamak, O’nun huzurunda bulunmak ve kulun Rabbine yönelmesi olduğunu gösteriyor. Namaz, sadece bedenî hareketlerden ibaret değildir; kalp, akıl ve ruhun Allah’a yönelmesidir.

Namazın sureti, hakikati, hikmeti ve bütünlüğü, beden ile ruhun Allah huzurunda buluşmasıdır. Her ibadetin bir şekli (sureti) ve bir özü (hakikati) vardır. Namazın sureti, iftitah tekbirinden selâm verinceye kadar yaptığımız kıyam, rükû, secde, okuduğumuz ayetler/sureler ve dualardır. Bu şekil olmadan namaz olmaz; tıpkı bir beden olmadan insanın yaşayamayacağı gibi.

Namazın hakikati ise bu bedene can veren ruhtur. O, abd/kul ile Mabud/Allah arasında iletişim hattının kurulduğu manevî bir vuslattır. Nasıl ki miraçta Peygamber Efendimiz (s.a.v) bütün mahlukatı temsilen Allah'ın huzuruna kabul edildiyse, mümin de miraç hükmünde olan namazda, huzura kabulün manevî hazzını yaşar. Namazın her tekrarı, "Allahu Ekber" diyerek maddî kayıtlardan sıyrılıp manevî bir yükselişe geçiştir.

Namazın her bir rüknü, bir varlık sebebini ve bir teslimiyet kademesini temsil eder. Bu, biiznillah "huzura kabul" rüknüdür.

Kamet, namazın başlayacağını ilan eden bir çağrıdır. Bu çağrı, kulun kalbine şu mesajı verir: “Dünya işlerini bırak, Allah’ın huzuruna gel.” Allahu Ekber nidası, o andan itibaren dertlerin, borçların ve kaygıların cüceleşmesidir.

Kamet ve iftitah tekbiri, elleri kulak hizasına kaldırıp arkaya doğru itmek, "Dünyayı ve içindekileri elimle arkama attım, Allah’ım seni bildim, inandım, huzuruna çıktım" demektir.

İftitah tekbiri (Allahu Ekber), namazın ilk sözüdür. “Allahu Ekber”, “Allah her şeyden büyüktür” demektir. Bu sözle kul, dünyayı arkasında bırakır, kalbini Allah’a yöneltir, sadece Allah’ın huzurunda olduğunu idrak eder.

Tekbir, dünyadan sıyrılışın ve huzura yükselişin anahtarıdır. "Allahü Ekber" ifadesi, esasen Allah'ın bir şeyden büyük olduğu manasına gelmez. O, büyüklük kavramından münezzehtir. "Ekber", tüm varlıkta kendinden başka vücut sahibi olması mümkün olmayan, sonsuz-sınırsız büyüklüğü ifade eder. Bu bilinçle getirilen tekbir, insanın iki cihandan geçip, kayd-ı maddiyattan sıyrılarak ilahî huzura kabul edilmesinin ilk adımıdır.

Namazı bir bütün olarak anlamak gerekir. Namaz, aslında küçük bir hayat gibidir: Tekbir, dünyayı arkaya atmak, arkada bırakmak. Kıyam, Allah’ın huzurunda durmak. Rükû, tevazu. Secde, teslimiyet. Dua, Allah’a yönelmek. Selâm, insanlara barış ve selâmettir. Namaz, bu yönleriyle imanın günlük yenilenmesidir.

Her denen "Allahü Ekber" bir basamaktır. Rükû, secde, kıyam... Her bir rukün, bu yükselişte bir basamak, marifetullahta Allah'a yaklaşmanın bir nişanesidir. Kıyam, rükû ve secde, Allah’a teslimiyetin aşamalarıdır.

Kıyam, ayakta Allah’ın huzurunda, el pençe divan durmaktır. Bu, "Senin huzurunda dimdik, dosdoğruyum" ifadesidir; Allah'ın kelamıyla O'na yakarıştır; kulun Allah’ın huzurunda saygıyla durmasıdır. Kur’ân-ı Kerim’de: “Allah’a saygı ile ayakta durun.” (Bakara 2/238) buyuruluyor. Bu duruş, kulun Rabbine karşı saygısını ifade eder.

Kur'ân-ı Kerim’in ilk suresi olan ve kıyamda her rekâtta okunan Fâtiha suresi, namazın kalbidir, kul ile Allah (c.c.) arasında bir konuşma gibidir. Hadis-i Kudsi'de geçtiği üzere, kul "Hamd Alemlerin Rabbinedir" dediğinde, Allah "Kulum Bana hamd etti" der. Yani namazda yalnız değilsiniz, Allah’ın (c.c.) huzurundasınız.

Rükû (eğilmek), kulun acziyetini idrak ederek Allah’ın azameti ve büyülüğü karşısında eğilişidir. Rükûda,........

© İstiklal