menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“BANA NAMAZI ANLAT!”: Tam Anlayamadan Kılınan Namazın Hakikatini Anlatabilmek ve Anlayabilmek

10 0
13.03.2026

Namazın derinliklerine, o, günde beş vakit kapısını çaldığımız ama bazen sadece "vazife/farz" olduğu için girdiğimiz o muazzam âleme birlikte bakalım. Namazı bugüne kadar kimsenin tam anlatamamış veya anlayamamış olması, aslında namazın bir "anlatım" değil, bir "yaşantı" olmasından kaynaklanıyor. Okyanusu ne kadar tarif ederseniz edin, içine girmeden, ıslanmadan hakikatini bilemezsiniz.

Namaz, kulun, yaratıcısı Allah’a olan mutlak muhtaçlığının en temel esasıdır. Kâinattaki her varlık zaten Allah’ı zikrediyor; kıyamda, rükûda ve secde halinde bütün varlıkların ibadeti namazda cem olmuştur. Namazın asıl hakikati, "Mirac" olmasıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), "Namaz, müminin miracıdır" buyurarak, bedenin yeryüzünde kaldığı ama ruhun arş-ı alaya yükseldiği bir yolculuğu tarif ediyor.

Niçin namaz kılarız? Allah’ın bizim namazımıza ihtiyacı olduğu için değil, bizim O’na olan bağımızı koparmadan "insan" kalabilmemiz için. Namaz, ruhun günde beş vakit aldığı bir can suyudur, maneviyat nurudur.

Namazın farz kılınmasının sebep ve hikmetleri, Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde açıkça belirtilmiştir. Namaz, kul ile Rabbi arasında bağ kurarak doğrudan bir konuşma gibidir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kul namazda olduğu sürece Rabbi ile münacaat eder.” (Buhârî). Namaz, bu yönüyle, kulun kabul edilerek Allah’ın huzuruna çıkmasıdır.

Namazla günahlar temizlenir. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Birinizin kapısı önünden günde beş defa akan bir nehir olsa ve o nehirde yıkansa üzerinde kir kalır mı?” Sahabeler: “Hayır kalmaz.” Peygamberimiz: “Beş vakit namaz da böyledir. Allah onunla günahları siler.” (Buhârî, Müslim).

Namaz, kötülüklerden korur. Kur’ân-ı Kerim’de Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût 29/45). Bu âyet-i kerime, namazın insanın ahlâkını ve hayatını düzenleyen bir ibadet olduğunu gösteriyor.

Namaz, secde ile başlayan bir Allah aşkı, kıyam ile yükselen bir teslimiyettir. Namaz, sadece bedenin eğilişi değil, ruhun Rabb'ine yükselişidir. Yıllardır kıldığımız namazların kaçında gerçekten "Allah’ın huzurunda" olduğumuzun farkına vardık? Kaç tekbirle dünyanın ağırlığından sıyrılıp, ilâhî huzurun hafifliğine erdik? İşte namaz ve namazın hakikati, bu farkındalıkta gizlidir.

Namaz, İslâm’ın en büyük ibadetlerinden biridir ve imandan sonra gelen en önemli kulluk vazifesidir. Kur’ân-ı Kerim’de namaz, birçok yerde emredilmiş ve müminin hayatının merkezine yerleştirilmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Namazı dosdoğru kılın.” (Bakara 2/43). Bir başka âyet-i kerimede namazın asıl maksadı açıklanıyor: “Beni anmak için namaz kıl.” (Tâhâ 20/14).

Bu âyet-i kerimeler, namazın hakikatinin Allah’ı hatırlamak, O’nun huzurunda bulunmak ve kulun Rabbine yönelmesi olduğunu gösteriyor. Namaz, sadece bedenî hareketlerden ibaret değildir; kalp, akıl ve ruhun Allah’a yönelmesidir.

Namazın sureti, hakikati, hikmeti ve bütünlüğü, beden ile ruhun Allah huzurunda buluşmasıdır. Her ibadetin bir şekli (sureti) ve bir özü (hakikati) vardır. Namazın sureti, iftitah tekbirinden selâm verinceye kadar yaptığımız kıyam, rükû, secde, okuduğumuz ayetler/sureler ve dualardır. Bu şekil olmadan namaz olmaz; tıpkı bir beden olmadan insanın yaşayamayacağı gibi.

Namazın hakikati ise bu bedene can veren ruhtur. O, abd/kul ile Mabud/Allah arasında iletişim hattının kurulduğu manevî bir vuslattır. Nasıl ki miraçta Peygamber Efendimiz (s.a.v) bütün mahlukatı temsilen Allah'ın huzuruna kabul edildiyse, mümin de miraç hükmünde olan namazda, huzura kabulün manevî hazzını yaşar. Namazın her tekrarı, "Allahu Ekber" diyerek maddî kayıtlardan sıyrılıp manevî bir yükselişe geçiştir.

Namazın her bir rüknü, bir varlık sebebini ve bir teslimiyet kademesini temsil eder. Bu, biiznillah "huzura kabul" rüknüdür.

Kamet, namazın başlayacağını ilan eden bir çağrıdır. Bu çağrı, kulun kalbine şu mesajı verir: “Dünya işlerini bırak, Allah’ın huzuruna gel.” Allahu Ekber nidası, o andan itibaren dertlerin, borçların ve kaygıların cüceleşmesidir.

Kamet ve iftitah tekbiri, elleri kulak hizasına kaldırıp arkaya doğru itmek, "Dünyayı ve içindekileri elimle arkama attım, Allah’ım seni bildim, inandım, huzuruna çıktım" demektir.

İftitah tekbiri (Allahu Ekber), namazın ilk sözüdür. “Allahu Ekber”, “Allah her şeyden büyüktür” demektir. Bu sözle kul, dünyayı arkasında bırakır, kalbini Allah’a yöneltir, sadece Allah’ın huzurunda olduğunu idrak eder.

Tekbir, dünyadan sıyrılışın ve huzura yükselişin anahtarıdır. "Allahü Ekber" ifadesi, esasen Allah'ın bir şeyden büyük olduğu manasına gelmez. O, büyüklük kavramından münezzehtir. "Ekber", tüm varlıkta kendinden başka vücut sahibi olması mümkün olmayan, sonsuz-sınırsız büyüklüğü ifade eder. Bu bilinçle getirilen tekbir, insanın iki cihandan geçip, kayd-ı maddiyattan sıyrılarak ilahî huzura kabul edilmesinin ilk adımıdır.

Namazı bir bütün olarak anlamak gerekir. Namaz, aslında küçük bir hayat gibidir: Tekbir, dünyayı arkaya atmak, arkada bırakmak. Kıyam, Allah’ın huzurunda durmak. Rükû, tevazu. Secde, teslimiyet. Dua, Allah’a yönelmek. Selâm, insanlara barış ve selâmettir. Namaz, bu yönleriyle imanın günlük yenilenmesidir.

Her denen "Allahü Ekber" bir basamaktır. Rükû, secde, kıyam... Her bir rukün, bu yükselişte bir basamak, marifetullahta Allah'a yaklaşmanın bir nişanesidir. Kıyam, rükû ve secde, Allah’a teslimiyetin aşamalarıdır.

Kıyam, ayakta Allah’ın huzurunda, el pençe divan durmaktır. Bu, "Senin huzurunda dimdik, dosdoğruyum" ifadesidir; Allah'ın kelamıyla O'na yakarıştır; kulun Allah’ın huzurunda saygıyla durmasıdır. Kur’ân-ı Kerim’de: “Allah’a saygı ile ayakta durun.” (Bakara 2/238) buyuruluyor. Bu duruş, kulun Rabbine karşı saygısını ifade eder.

Kur'ân-ı Kerim’in ilk suresi olan ve kıyamda her rekâtta okunan Fâtiha suresi, namazın kalbidir, kul ile Allah (c.c.) arasında bir konuşma gibidir. Hadis-i Kudsi'de geçtiği üzere, kul "Hamd Alemlerin Rabbinedir" dediğinde, Allah "Kulum Bana hamd etti" der. Yani namazda yalnız değilsiniz, Allah’ın (c.c.) huzurundasınız.

Rükû (eğilmek), kulun acziyetini idrak ederek Allah’ın azameti ve büyülüğü karşısında eğilişidir. Rükûda, “Sübhâne rabbiye’l-azîm” denir. Bu sözün manası: “Büyük olan Rabbim her türlü eksiklikten uzaktır.” Rükû, insanın kibrini kırar.

İnsan, rükûda, Allah’tan başka kimsenin önünde eğilmeyeceğinin hareketini yapar. "Sübhane rabbiyel azim" derken, kendi küçüklüğümüzü O’nun azametiyle/büyüklüğüyle dengeleyip nefsimizi kırarız. Rükû, kibirin şah damarını kesmektir. Rükûdan doğrulma (kavme), O'nun rahmetinden yeniden ümitvar oluştur.

Secde (vuslat), kulun Allah’a en yakın olduğu andır. Alnı, yani insanın şerefini ve aklını temsil eden en yüksek organını, en alçakta olan toprağa koymasıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kulun Rabbine en yakın olduğu an secdedir.” (Müslim).

Secdede insan, yüzünü/alnını toprağa koyar, kibri tamamen terk eder, Allah’a teslim olur. Bu yüzden secde, zirvedir; ibadetlerin zirvesidir; "Kulun Rabbine en yakın olduğu andır". Secdede insan, benliğinden sıyrılır, aslında bir hiç olduğunu idrak eder. En aşağıya inerken en yükseğe (Allah’a) ulaşır. Secde, topraktan geldiğini hatırlayıp toprağın sahibine teslim olmaktır. İki secde arasındaki oturuş (teşehhüd), bu manevî dirilişin iki nefes arasındaki tefekkürüdür. Teşehhüd, kulun Allah’a bağlılığını ilan ettiği bölümdür.

Ka’de-i âhırede (son oturuşta) “Ettehiyyatü” duası, Peygamberimizin (s.a.v.) Mirac gecesinde Allah’a yaptığı selâmlaşmayı temsil eder. Mirac gecesi, Allah (c.c.) ile Resulü arasındaki o muazzam selâmlaşmanın tekrarıdır. Bu oturuş, iman, dua ve selâmın birleştiği noktadır.

“Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed” denilmesi, Peygamberimize sevgi ve bağlılığın ifadesidir. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât eder.” (Ahzâb 33/56). Namazın sonunda, bu ilâhî sohbete dahil olur ve sanki o anı yeniden yaşıyormuşçasına "Selâm Sana ey Peygamber" diyerek halkadan içeri gireriz.

Namazın sonunda sağa ve sola verilen selâm (“Esselâmu aleyküm ve rahmetullah”), meleklere, müminlere, bütün ümmete verilen bir selâmet ve barış mesajıdır. Namaz böylece Allah (c.c.) ile başlayan ve insanlara selâmla biten bir ibadet olur. Namaz âlemi biter ama maneviyatı bitmez. Sağa ve sola selâm vermek, o manevî huzurdan alınan selâmeti ve huzuru dünyaya taşımaktır. "Namaz bitti, şimdi bu namazın ahlâkıyla aranıza dönüyorum" demektir.

Bu rükünlerin tam ve düzgün yapılmasına "ta'dîl-i erkân" denir. Hanefî mezhebine göre vacip olan bu husus, namazın ruhuna erişmenin dışa vurmasıdır. Namazından çalmak, işte bu tadili ve huşuyu çalmaktır.

Namazda okunan her âyet/sure, Allah ile kul arasında bir konuşmadır. Fatiha, bu konuşmanın özetidir; kul "Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dilerim" diyerek ahdini tazeler.

Rükûda "Sübhanallahi'l-azîm" diyerek O'nun büyüklüğü tesbih edilir. Secdede "Sübhane rabbiye'l-a'lâ" diyerek O'nun yüceliği karşısında hiçlik ilan edilir. Tahiyyatta (teşehhüd) ise, Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in miracda Allah (c.c.) ile selâmlaştığı gibi selâmlaşılır ve salavat getirilir. Bu, namazın zirvesindeki manevî buluşmadır.

Namazın fazileti ve mükâfatı, dünya ve âhiret kazancı, büyüktür. Namazın dünyadaki ilk mükafatı disiplin, nur ve huzurdur. Günü beş parçaya bölmek, zamanı yönetmek değil, zamanın sahibine teslim etmektir. Namaz kılanın yüzünde bir nur, bir "sekine" (huzur), kalbinde bir "itmi’nan" (doygunluk) oluşur.

Âhirette ise namaz, hesabı ilk sorulacak ameldir. Efendimiz (s.a.v.), namaz kılanların abdest azalarının mahşer meydanında nûr gibi parlayacağını haber verir. Namaz, cehennem ile aradaki perde, cennetin anahtarıdır.

Kur'an-ı Kerim'de "Muhakkak namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar" (Ankebût, 45) buyuruluyor. Gerçek manada kılınan namaz, insanı her türlü günahtan, hayasızlıktan ve kötülükten koruyan bir kalkandır.

Sabah ve ikindi namazları için ayrıca cennet müjdesi vardır. Sabah namazı uykudan fedakârlığı, ikindi ise işten ve kazançtan fedakârlığı gerektirdiği için ayrı bir fazilete sahiptir. Dünya ve âhiret mükâfatı, işte bu fedakârlığın ve sadakatin karşılığıdır.

Namaz, İslâm dininin temel direğidir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Namaz dinin direğidir.” (Tirmizî). Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurulur: “Kıyamet günü kulun ilk hesaba çekileceği amel, namazdır.” (Tirmizî). Eğer namaz doğru ve düzgün kılınıyor ise diğer ameller de değer kazanır. Namazın en yüksek mertebesi, "namaz müminin miracıdır" sırrının hakiki tecellisidir. Niyet ve tasavvur ile ona yaklaşılabilir.

Namaz, Allah'ın (c.c.), "Bana kulluk et; beni hatırlamak/anmak için namaz kıl" (Tâhâ, 14) emrine icabetin en güzel şeklidir. İhlasla, huşu ile, ta'dîl-i erkâna riayet ederek, ne okuduğunu bilerek, Allah’ın huzurunda durduğunun şuuruyla kılınan her namaz, kul ile Rabbi arasında ilâhî huzura açılan bir kapıdır. O kapıdan girildiğinde, dünyanın telaşı geride kalır, ruhlar yükselir/güçlenir, kalpler huzur bulur. İşte namazın hakikati budur; işte gerçek kurtuluş ve yükseliş budur.

Namazın dünya hayatındaki faydaları şunlardır: Namaz, kalbe huzur verir, insanı disipline eder, günlük hayatı düzenler, günahların çoğundan korur, Allah’ı sürekli hatırlatır. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur/mutmain olur.” (Ra’d 13/28).

Âhiretteki mükafatı ise şunlardır: Namaz, cennete girmenin ve cemal-i ilâhî ile müşerref olmanın en önemli vesilelerinden biridir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim beş vakit namazı korursa/kılarsa kıyamet günü onun için nur, delil ve kurtuluş olur.” (Ahmed b. Hanbel).

Namaz ibadeti, kulun Rabbine yaptığı en büyük yolculuktur. Namazda insan: Allah’ı hatırlar, kalbini arındırır, günahlarından temizlenir, ruhunu güçlendirir ve yüceltir, âhirete hazırlanır.

Gerçek namaz, kalp ile ihlasla kılınan namazdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Nice namaz kılan vardır ki namazından ona yorgunluktan başka bir şey kalmaz.” (Ahmed b. Hanbel). Bu yüzden namazın hakikati sadece hareketlerde değil, kalbin Allah ile buluşmasındadır. Namaz, mümin için dünyada huzur, kabirde nur, ahirette cehennemden kurtuluş, cennet ve cemal-i ilâhîye vuslat vesilesidir.

Namazı bir bütün olarak yaşamak, onu sadece seccade üzerine hapsetmemektir. Seccadede alınan "doğruluk" kıyamı sokakta, "mütevazilik" rükûsu evde, "hiçlik" secdesi ise makam koltuğunda sürdürebiliyorsa, namaz hakkıyla kılınıyor demektir.

Namaz, hayatın provasıdır. Hakkıyla kılınan bir namaz, sahibini dönüştürür. Eğer namaz, kılanı değiştirmiyorsa, namazı sadece "eğilip kalkma" seviyesinde bırakmış, anlamamış, kavramamış demektir.

Allah (c.c.), namazı terk edilmez bir esas olarak emretmesinin sırrı, namazı her hal ve şartta (hastalıkta, seferde, hatta savaş meydanında) farz kılarak, kulu ile arasında kesintisiz bir iletişim ve yakınlık kapısı açmayı, ona kâinattaki tüm varlıkların yaratılış gayesi olan kulluk bilincini en mükemmel şekilde yaşatmayı, onu maddî ve manevî kirlerden arındırarak hem dünyada huzur ve disipline hem de âhirette ebedî kurtuluşa erdirmeyi hedeflemiştir.

Bu emrin ardındaki en büyük hikmet ise, "Secde et ve yaklaş!" [Alak, 19] ilâhî fermanında gizlidir. Namaz, kulun Rabbine en yakın olduğu, O'nun huzurunda manevî bir yükseliş (miraç) yaşadığı ve böylece dünyevî bağlardan sıyrılıp ilâhî vuslata erdiği mukaddes bir andır. İnsanın "nisyan" (unutkanlık) ile malul tabiatına karşı ilahî bir kale inşa etmektir.

Çünkü namaz, kulun fırtınalı dünya denizinde pusulasını şaşırmaması için Allah’a bağlanmış kopmaz bir bağ, yaratılanları Yaratıcı’dan koparacak her türlü dünyevî işgalin ortasında ruhun hürriyetini ve "abd" (kul) olma şerefini tescilleyen ebedî bir can simididir.

Bu sarsılmaz bağı hayatın merkezine yerleştirirken, namazın, aynı zamanda günlük hayattaki krizlere karşı bir "psikolojik dayanıklılık" ve "manevî kalkan" oluşturduğu irfânî verilerle bilinmesi lazımdır.

Namaz, insanı, günün her anında Allah’ı hatırlatan bir “kalp disiplini” ile yeniden ayağa kaldırdığı; nefsin taşkınlığını törpüleyip kötülükten alıkoyduğu; kulun Rabbine en yakın olduğu secdeyle, irade, arınma ve kulluk şuurunu diri tuttuğu için, Allah (c.c.), namazı, her hâl ve şartta dinin direği ve müminin hayatının omurgası olarak pek çok âyet-i kerimede emretmiştir.

Dosdoğru kılınan bir namaz, müminin ruhunun genetik kodlarını da ilahî bir nizamla yeniden inşa eder; kalbi her türlü çirkinlik ve kötülükten koruyan manevî bir filtre görevi görerek, kişiyi ahlâkî bir otokontrol mekanizmasıyla donatır.

Bu ibadet, "ihsan" makamına (Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etme haline) açılan bir kapı olarak, namaz kılanı, sürekli bir huzur ve emniyet (sekine) ikliminde tutarken; kendisine hayatın kaosu karşısında sarsılmayan bir psikolojik direnç sağlar.

Rükû ve secdeler ile kibri eritip tevazuu karakter haline getirir. Sosyolojik düzeyde disiplin, temizlik ve vakit şuuru kazandıran bu "dosdoğru" duruş, âhirette ise hesabı kolaylaştıracak bir nûr, mahşerin dehşetine karşı bir kalkan ve kulun Rabbine en yakın olduğu vuslat anlarının ebedî bir mükafatı olarak müminin mizanını ağırlaştırır.

Mü'min, namazı dosdoğru, vaktinde, huşû ile, bilinçle kıldığında, bu ibadet ona hem dünya hem de âhiret saadetinin kapılarını açan sayısız kazanımlar bahşeder. Dosdoğru kılınan namaz, insanın iç dünyasını toparlayıp yönünü düzeltir; zor zamanlarda “sabır ve namazla yardım isteme” emri, mü’mini panik ve savrulmadan koruyan bir sığınak hâline gelir.

Namaz, kötülüğü normalleştiren dil ve davranışlara (edepsizlik, hayâsızlık, aklın ve dinin tasvip etmediği her şeye) karşı içte bir fren, dışta bir istikamet üretir. Öyle ki bu özelliği gösteremeyerek kılınan bir namaz, kişinin Allah'tan uzaklığını artırmaktan başka bir işe yaramaz.

Bu yüzden mü’minin “felâh/ebedî kurtuluş” vasfı, huşû ile kıldığı namazla birlikte anılır. Böylece dosdoğru namaz; imanı diri tutan zikir, ahlâkı koruyan disiplin, günahı temizleyen arınma, hayatı düzene koyan vakit şuuru olur.

Kısacası namaz, mü’mini hem Allah’a yakınlaştırır hem de insanlara karşı daha âdil, daha merhametli, daha dengeli bir şahsiyet hâline getirir. Manevî olarak insanın kalbine Allah sevgisini ve korkusunu nakşeder. O'nu sürekli hatırlatarak gafletten korur. Cemaatle kılındığında toplumsal birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularını pekiştirir.

Efendimiz (sav)’in tavsiyesi olan "Veda Namazı" şuuru yöntemi, en kestirme odaklanma yoludur: "Namazını, dünyaya veda eden birinin namazı gibi kıl." Zihin, "Bu benim son namazım olsa, az sonra Rabbimin huzuruna bu amelimle çıkacak olsam şu an neyi düşünürdüm?" sorusunu sorduğunda, dünya telaşı saniyeler içinde yok olur.

Zihin, gözün gördüğü yere gider. Kıyamda secde mahalline, rükûda ayak uçlarına, secdede burun kanatlarına ve ka’dede (oturuşta) kucağa bakmak; zihni fizikî olarak namazın içine hapseder. Bakışı bir noktaya sabitlemek, beynin "dış dünyadan kop ve buraya odaklan" komutu almasını sağlar.

Namazın ruhu olan Fatiha suresini okurken, her âyet-i kerimeden sonra durup Rabbinizin size cevap verdiğini hissedin. Hadis-i Kudsî’de buyurulduğu üzere; siz "Hamd âlemlerin Rabbinedir" dediğinizde, Allah "Kulum Bana hamd etti" der. Sizinle konuşan bir "Zat"ın huzurunda olduğunuzu bilmek, "kendi kendine konuşma" hissini yok eder ve derin bir karşılıklı farkındalık (ihsan) başlatır.

Odaklanmanın en büyük düşmanı hızdır. Rükûdan kalktıktan sonra ve iki secde arasında vücudun tüm kemikleri yerine oturana kadar beklemek, zihne "yavaşla" sinyali gönderir. Acele edilen bir namazda zihin, vücudun önünde koşar; oysa ta’dil-i erkân, zihni vücuda yetiştirir.

Okuduğunuz her Sübhaneke’nin, her Fatiha’nın ve her tesbihin Türkçe manasını en azından kavramsal olarak zihninizde canlı tutun. Diliniz Arapçasını söylerken, kalbiniz onun manasını "hissetmeli". Meselâ; "Allahu Ekber" derken sadece bir kelimeyi değil, o an kafanızı meşgul eden her şeyin küçük şeyler olduğunu ilan ettiğinizi fark edin.

Namazda aklınıza gelen dünya işleri için kendinizi suçlamayın. O düşünceyi fark ettiğiniz an, onu nazikçe bir kenara itip tekrar "secde mahalline" dönmek de bir ibadettir. Bu bir zihin antrenmanıdır; her geri dönüşünüz, iradenizi ve huşunuzu daha da güçlendirecektir.

Namazın bu "dosdoğru" kılınması hali, huşuyu ve manayı engelleyen zihin dağınıklığını, Allah’ın izin verdiği kullarının ilâhî "huzura kabul" iklimine dönüştürerek yok edecektir; huzura çıkarak mirac gerçekleşecektir.


© İstiklal