Suretlerin Pazarı ve Hakikatin Muhasebesi |
İnsan, nisyandan malul bir varlıktır. Unutur; bazen kendini, bazen emaneti, bazen de adaletin önce insanın kendi nefsine tutulacak bir mizan olduğunu unutur. Bu unutkanlık şahsi bir zaaf olarak kalmaz; kurumların diline, makamların tavrına, ilişkilerin ahlakına da sirayet eder.
Bugün adına kimi zaman “kurum barışı”, kimi zaman “idari maslahat”, kimi zaman da “denge” denilen sahte sükûnet, eğer hakikatin üzerini örtmeye yarıyorsa, artık barış değil; hakikati erteleyen sessiz bir mutabakattır. Gazâlî’nin ahlak düşüncesinde sakındırdığı müdâhene tam da burada belirir: Hak ile batıl karşı karşıya geldiğinde, menfaat uğruna susmak; kötülüğe eliyle değilse bile sessizliğiyle alan açmak.
Oysa edep, haksızlığa süs vermek değildir. Sükût, her zaman hikmet değildir. Bazen sükût, haksızlığın duvarına konulmuş görünmez bir tuğladır. Huzur da haksızlığın üzerini örtmekle değil; hakkı yerli yerine koymakla mümkündür.
Haftalık Görünürlükle Taşınmayan Emanet
Bir görevin ağırlığı yalnızca unvanla değil, o göreve ayrılan zamanın, emeğin ve temasın sahiciliğiyle ölçülür. Fiilî hayatını başka merkezlerde kurup, kurumsal varlığını yalnızca sınırlı zamanlardaki görünürlüğe indirgeyen anlayış; emeği, aidiyeti ve sorumluluğu zayıflatan bir temsil problemidir. Bu mesele kişisel tercihlerden ibaret değildir; ilmin, idarenin ve hizmetin ahlakıyla doğrudan ilgilidir. İlim yalnızca bilgi üretmek değildir; aynı zamanda bir hâl meselesidir. Talebeyle temas etmeyen, kurumun yükünü omuzlamayan, emeğin sürekliliğini yaşamayan, sorumluluğu takvimin dar aralıklarına sıkıştıran bir anlayış, ilmin ruhunu değil; yalnızca suretini taşır.
Zira tasavvuf erbabının dediği gibi; 'İlim, satırlarda olan değil, sadırlarda (gönüllerde) yaşayandır.' Mekânı ve insanı unutan bir unvan, nefsin biriktirdiği bir yığından ibaret kalmaz mı? Hakiki mürşid ve idareci, uzağından seyreden değil; sorumluluğu altında olanların derdiyle hemhâl olup, o dertle dertlenen değil midir?
Gazâlî’nin ilim ahlakı konusunda yaptığı en esaslı uyarılardan biri de budur: Bilgi, amele dönüşmediğinde insanı kurtaran bir nur olmaktan çıkar; nefsin elinde gösterişli bir surete dönüşür. İnsan hakikati bilip de gereğini yaşamıyorsa, mesele artık entelektüel bir eksiklik değil, ahlaki bir kırılmadır.
Oysa emanetin hakkı, sadece........