Suçun Yeni Sahnesi: Ekran
Türkiye’de suça sürüklenen çocuklar meselesi artık yalnızca sokakla açıklanabilecek bir başlık değil. Sokak hâlâ var; ama sokağın vitrini değişti. Artık suçun sahnesi cep telefonunun ekranı. Beğeni sayısı, izlenme grafiği ve takipçi artışı; bazı gençler için başarı ölçütüne dönüşmüş durumda.
Özellikle 13–18 yaş aralığında kimlik arayışı en yoğun dönemini yaşıyor. Bu yaşta çocuk; ait olmak, görünmek, fark edilmek istiyor. Eskiden mahallenin en “güçlü” ya da en “popüler” çocuğu olmak bir ölçüttü. Şimdi ise dijital mahallede “trend” olmak var. Bir video akımı, bir meydan okuma, bir sokak gösterisi… Hepsi birkaç saniyelik görüntüye sığıyor ama genç bir zihinde bıraktığı etki çok daha uzun sürüyor.
Sosyal medyada bazı içerikler, suçu doğrudan teşvik etmese bile onu romantize ediyor. Sokak kültürü, kabadayılık, yasa dışı hareketler; müzikle, efektle, filtreyle süslenince bir “karizma paketi” gibi sunuluyor. Oysa gerçekte olan; gözaltılar, sabıka kayıtları, eğitimden kopuş ve aile dramları. Fakat algoritma acıyı değil, etkileşimi büyütüyor.
Bir başka tehlike daha var: Suç örgütlerinin dijital gövde gösterisi. Eskiden güç gösterisi mahallede yapılırdı, şimdi hikâyelerde yapılıyor. Silahların, lüks araçların, kalabalık grupların sergilendiği videolar; genç zihinlerde “güç budur” algısı oluşturabiliyor. O bölgede popüler olduğunu düşünen bir yapı, kendini dijitalde büyüttükçe gerçek hayatta da cazibe merkezi hâline geliyor. Kimlik arayışındaki bir genç için bu, tehlikeli bir davet.
Burada asıl mesele şu: Görünürlük ile değer arasındaki farkı gençlerimize anlatabiliyor muyuz? Viral olmak ile var olmak aynı şey değil. Korku salmak ile saygı görmek aynı şey değil. Bir mahallede adının konuşulması, hayatının doğru yönde ilerlediği anlamına gelmiyor.
Elbette sosyal medya tek başına suç üretmez. Ekonomik zorluklar, aile içi iletişim problemleri, eğitimde kopuş, rol model eksikliği… Hepsi tabloyu tamamlayan parçalar. Fakat sosyal medya bu parçaları hızlandıran, büyüten ve normalleştiren bir katalizör hâline gelebiliyor.
Çözüm yasaklamakta değil; bilinç üretmekte. Dijital okuryazarlık artık lüks değil, zorunluluk. Çocuklara algoritmanın nasıl çalıştığını, neden belirli içeriklerin önlerine düştüğünü anlatmak gerekiyor. Ailelerin “telefonu bırak” demesinden önce “ne izliyorsun, neden hoşuna gidiyor?” diye sorması gerekiyor. Okulların sadece müfredat değil, hayat bilgisi de vermesi gerekiyor.
En önemlisi ise gençlere alternatif bir “güç” tanımı sunmak. Üretmenin gücü, sporun gücü, sanatın gücü, girişimin gücü… Bir çocuğun enerjisi boşlukta kalmaz; ya yapıcı bir yere akar ya da yıkıcı bir yere. O enerjiyi doğru kanala yönlendirmek, sadece ailenin değil toplumun ortak sorumluluğu.
Bugün ekranlarda gördüğümüz birkaç saniyelik “havalı” görüntü, yarının uzun pişmanlıklarına dönüşmesin istiyorsak; meseleyi sadece güvenlik başlığı olarak değil, kültürel ve dijital bir dönüşüm başlığı olarak ele almalıyız.
Çünkü mesele çocukların suça sürüklenmesi değil yalnızca.
Mesele, suçun çocuklara cazip görünmesi.
