menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Barış Gerçeği Kim Anlatacak?

10 0
18.08.2026

Türkiye terörün ardından yeni bir dönem kurmaya çalışırken, toplumun ikna edilmesi propaganda ile değil; özgür, güvenilir ve hesap sorabilen bir basınla mümkün olacak.

Bir ülke kırk yıl boyunca terörle yaşamışsa, çatışmanın sona ermesi yalnızca güvenlik kurumlarının dosyasını kapatacağı anlamına gelmez.

Tam tersine, toplumun hafızasında yeni bir dosya açılır.

O dosyanın adı güvendir.

Çünkü yıllarca aynı ülkenin insanları aynı olaylara farklı pencerelerden baktı. Kimi için mesele terörle mücadeleydi; kimi için güvenlik politikalarının yarattığı sonuçlardı. Kimi yalnızca şehit haberleriyle büyüdü, kimi göçün, yoksulluğun, korkunun veya çatışmanın doğrudan etkisini yaşadı.

Şimdi Türkiye bütün bu farklı hafızaların aynı gelecekte buluşmasını istiyor.

İşte tam burada siyaset kadar, hukuk kadar, ekonomi kadar basın devreye giriyor.

Çünkü toplumun önüne yeni bir gelecek koyabilirsiniz.

Fakat o geleceğin ne olduğunu anlatamazsanız, insanlar boşluğu kendi korkuları, öfkeleri, söylentileri ve sosyal medya algoritmalarıyla doldurur.

Ve tarihin bize öğrettiği en önemli gerçeklerden biri şudur:

Bilgi boşluğu hiçbir zaman boş kalmaz.

Süreç ilerliyor; fakat toplumun kafasındaki sorular hâlâ bitmiş değil

Türkiye'de "Terörsüz Türkiye" sürecinin hukuki zemini 2026 boyunca TBMM'de daha görünür hâle geldi. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, hazırlanacak düzenlemenin geçici ve müstakil olacağını, genel af niteliği taşımayacağını ve silahların bırakıldığının devlet tarafından tespit ve teyit edilmesinin mekanizmanın temel unsurlarından biri olması gerektiğini açıkladı.

TBMM kayıtlarında ayrıca feshedilen veya münfesih sayılan terör örgütleri bakımından uygulanacak hükümlerin toplumsal huzur ve barışı tesis edecek şekilde düzenlenmesini amaçlayan tekliflerin yanı sıra, sürecin farklı hukuki boyutlarına ilişkin teklifler ve komisyon çalışmaları da görülüyor.

Bunların hepsi önemli.

Fakat gazetecilik açısından daha önemli olan başka bir gerçek var:

Meclis'te süreç ilerlerken toplumun zihnindeki süreç aynı hızda ilerlemiyor olabilir.

İnsanların soruları var.

Şehit ailesinin sorusu başka.

Gazinin sorusu başka.

Bölgede yaşayan genç insanın sorusu başka.

Yıllarca güvenlik endişesiyle yaşamış vatandaşın sorusu başka.

Siyasetin farklı taraflarında duran insanların beklentileri başka.

İşte basının görevi bütün bu soruları aynı masaya koyabilmektir.

Toplumu ikna etmek başka, topluma gerçeği anlatmak başka

Bu ayrımın altını özellikle çizmek gerekiyor.

Türkiye'nin yeni dönemde ihtiyacı "ikna gazeteciliği" değildir.

Gazeteci, vatandaşı herhangi bir siyasi projeye ikna etmek için görevlendirilmiş kişi değildir.

mağdurun sesini duyurur,

devletin açıklamasını kontrol eder,

süreçten yararlanacak kişilerin haklarını araştırır,

toplumun endişesini görünür kılar.

Sonra bütün bunları okuyucunun önüne koyar.

Kararı vatandaş verir.

Demokratik basının sınırı da görevi de budur.

Birleşmiş Milletler ve UNESCO çizgisindeki çalışmalar, çatışma ve geçiş dönemlerinde medyanın yalnızca haber aktaran bir kurum olmadığını; kamuoyunu bilgilendirme, hesap verebilirliği güçlendirme ve farklı toplum kesimleri arasındaki diyaloğa katkı sağlama işlevinin bulunduğunu vurguluyor. UNESCO'nun 2026 Dünya Basın Özgürlüğü programında da gazeteciliğin çatışma, kriz, toparlanma ve barış inşası süreçlerindeki rolü özellikle ele alınıyor.

Demek ki mesele yalnızca Türkiye'nin iç tartışması değil.

Uluslararası demokratik deneyimin de üzerinde durduğu bir mesele.

Basın susarsa süreç karanlıkta kalır

Böylesine kritik bir dönemde basının en büyük hatası sessizleşmek olur.

Çünkü kamuoyuna yalnızca resmî açıklamalar ulaşırsa gazetecilik, kamu iletişiminin tekrarına dönüşür.

"Silahlar bırakılıyor." der.

Medya: "Silahlar bırakılıyor." der.

Siyasetçi: "Süreç ilerliyor." der.

Medya: "Süreç ilerliyor." der.

Peki vatandaş ne öğrenmiş olur?

Gazetecilik tam burada başlamalıdır.

Silahların nerede, hangi mekanizmayla ve nasıl doğrulandığını araştırmalıdır.

Hukuki düzenlemenin hangi kişileri kapsadığını açıklamalıdır.

Kimlerin kapsam dışında kaldığını göstermelidir.

Mağdur haklarının hangi maddelerle güvence altına alındığını incelemelidir.

Kamu bütçesindeki olası değişiklikleri hesaplamalıdır.

Bölgesel kalkınma programlarını takip etmelidir.

Yerel yönetimlerin sorumluluklarını sorgulamalıdır.

Ve en önemlisi, bütün bunları sade vatandaşın anlayabileceği bir dille anlatmalıdır.

Bu yapılmadığında toplumun bilgi ihtiyacını başka aktörler karşılar.

Siyasi propaganda ağları.

Manipülatif internet siteleri.

Yapay zekâyla üretilmiş içerikler.

Ve doğrulanmamış ses kayıtları...

Yeni tehdit artık yalnızca dağda değil, ekranda da

Türkiye'nin yeni dönemde karşı karşıya kalabileceği en büyük risklerden biri budur.

Çatışma dönemlerinde propaganda çoğu zaman silahlı yapıların ve devletlerin kullandığı klasik yöntemlerle yürür.

Bugün ise bilgi savaşı çok daha ucuz.

Bir sahte video yeterli.

Eski bir görüntüyü yeni olaymış gibi sunmak yeterli.

Bir cümleyi bağlamından koparmak yeterli.

Bir gazetecinin sözünü kesip sosyal medyada dolaşıma sokmak yeterli.

Ve toplumun güven duygusunu sarsmak........

© İstiklal