Türkiye-Körfez Ortaklığının Stratejik Derinliği

Küresel siyasetin fay hatlarının yerinden oynadığı, Avrupa’nın kendi bağımsızlık sancılarıyla boğuştuğu ve Orta Doğu’da eski statükoların yerle bir olduğu 2026 dünyasında, Türkiye’nin Körfez ile olan münasebeti artık basit bir “normalleşme” hikâyesinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Bugün karşımızda, ideolojik çekişmelerin yerini rasyonel güç paylaşımına bıraktığı, “Yeni Suudilik” vizyonu ile Türkiye’nin bölgesel derinliğinin kesiştiği hibrit bir denklem var.

Suudi Arabistan’ın 2018 sonrası içine girdiği içe dönük dönüşüm süreci ve Vizyon 2030 hedefleri, Riyad’ı bölgenin tüm yükünü tek başına sırtlanmaktan vazgeçirirken; Türkiye, bu yeni kurguda güvenliği sağlayan, savunma sanayisiyle teknoloji transfer eden ve devlet dışı aktörlere karşı statükoyu tahkim eden vazgeçilmez bir “denge unsuru” olarak konumlanıyor.

​Bu yeni denklemin en somut ve stratejik omurgasını hiç şüphesiz Kalkınma Yolu Projesi oluşturuyor. Basra Körfezi’ni Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayan bu hat, sadece ticari bir koridor değil; aynı zamanda Türkiye ile Körfez sermayesini jeopolitik olarak birbirine mühürleyen bir “kader birliği” projesidir. Suudi Arabistan’ın petrol dışı ekonomi arayışı ve Türkiye’nin lojistik üs olma vizyonu, Kalkınma Yolu üzerinden birleştiğinde, bölgedeki BAE-Katar rekabetinin veya İsrail merkezli alternatif koridorların yarattığı riskler minimize edilmektedir. Türkiye için bu proje, Körfez sermayesini sadece sıcak para olarak değil, doğrudan altyapı ve stratejik yatırım ortağı olarak bölgeye bağlamanın anahtarıdır.

Özellikle Suriye’de 2024 sonu itibarıyla değişen dengeler ve Esed rejiminin düşüşüyle oluşan yeni vakum, Kalkınma Yolu’nun kuzey ucu için hem büyük bir fırsat hem de Türkiye-Suudi ortaklığının sahadaki gerçeklik testidir.

​Ancak bu parlayan tablonun gölgesinde ciddi risk ve tehditler barınmaya devam ediyor. En büyük risk, Suudi Arabistan’ın “yeni kimlik” inşasının tepeden inme doğası ve toplumsal dokuda yaratabileceği potansiyel kırılganlıklardır. Ayrıca, Riyad ile Abu Dabi arasındaki Yemen merkezli çıkar çatışmaları, Ankara için hassas bir dengeleme zorunluluğu doğurmaktadır. Birleşik Arap Emirlikleri’nin müdahaleci ve zaman zaman maksimalist ajandası, Türkiye-Suudi yakınlaşmasını sabote edebilecek bir dinamik barındırıyor. Diğer yandan, Batı’nın —özellikle Avrupa’nın— kendi içine dönme ve stratejik otonomi arayışı, bölgede bir güvenlik boşluğu yaratırken, bu boşluğun bölge dışı aktörler tarafından (Rusya veya Çin gibi) Türkiye aleyhine doldurulma ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Savunma sanayiindeki iş birliği her ne kadar stratejik bir çıpa görevi görse de, teknoloji transferinin sınırları ve Suudi tarafının “askeri özerklik” hırsı, uzun vadede bir bağımlılık asimetrisi yaratarak ilişkileri gerebilir.

​Türkiye için bu süreçte izlenmesi gereken proaktif strateji, “reaktif” politikalardan kaçınıp bölgesel liderliği kurumsallaştırmaktan geçmektedir. Ankara, Suudi Arabistan ile olan ilişkisini sadece savunma satışları veya Somali gibi tekil dosyalardaki ortaklıklar üzerinden değil, çok taraflı bir Bölgesel Güvenlik Mimarisi çerçevesine oturtmalıdır. Kalkınma Yolu Projesi’ni, sadece Irak ve Türkiye’nin değil, Suudi Arabistan’ın da ana yatırımcı ve paydaş olduğu bir “Körfez-Avrupa Entegrasyonu” projesi olarak yeniden markalamalıyız. Ayrıca, Türkiye’nin Afrika’daki nüfuzu ile Suudi Arabistan’ın finansal gücünü birleştiren “üçüncü bölge ortaklıkları”, her iki ülkeyi de küresel güç rekabetinde vazgeçilmez kılacaktır.

Son tahlilde Türkiye, Körfez’deki rekabetin bir tarafı olmak yerine; enerjinin, güvenliğin ve ticaretin düğüm noktası olduğunu kanıtlayan, hem Riyad’a hem de Abu Dabi’ye “istikrarın anahtarının Ankara’da olduğu” mesajını veren bir stratejik derinlik inşa etmelidir.


© İstiklal