menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran’da Sistematik Çökertme ve Türkiye’nin İleri Savunma Hattı

6 0
23.02.2026

Geçtiğimiz hafta sonu ABD ve İsrail’in İran’a yönelik beklenen hamlesinin son anda ertelenmesi, çoğu çevre tarafından bir “geri adım” ya da diplomatik bir başarı olarak yorumlansa da, sahadaki gerçeklik bunun çok daha derin bir stratejik evrimin başlangıcı olduğunu gösteriyor.

Artık karşımızda, tek seferlik bir “Şok ve Dehşet” operasyonu değil, 1991 Körfez Savaşı’nın o meşhur “sistematik çökertme” doktrininin çok daha sofistike, teknolojik ve hibrit bir versiyonu var. Bu yeni paradigma, İran’ı tek bir büyük yumrukla devirmek yerine, onu binlerce küçük kesikle kan kaybına uğratmayı, nükleer altyapısından lojistik ağlarına kadar her hücresini adım adım felç etmeyi amaçlayan uzun soluklu bir yıpratma savaşına işaret ediyor.

Bu strateji, aslında Rusya’nın Ukrayna’da yürüttüğü yıpratma savaşının bir nevi “hava ve deniz” ağırlıklı ayna görüntüsü gibi kurgulanıyor.

​Bu planın kalbinde, Devrim Muhafızları Ordusu’nun (IRGC) hem askeri hem de ekonomik bir yapı olarak izole edilmesi yatıyor. Batı’nın yeni yaklaşımı, savaşı İran halkına değil, rejimin asıl taşıyıcı kolonu olan IRGC’ye karşı yürüttüğünü iddia ederek, içerideki reformist ve esnaf kesimlerini “bizim derdimiz sizinle değil” mesajıyla tarafsızlaştırmayı, hatta mümkünse iş birliğine itmeyi hedefliyor. Bu, 2003’te Irak’ta gördüğümüz, sivil altyapıyı vurup faturayı rejimin hırslarına kesme taktiğinin 2026 model bir güncellemesidir. İran ekonomisinin IRGC dışındaki liberal ve dış dünyaya açık kanadının bu tür baskılara karşı tarihsel kırılganlığı, planlanan iç sabotaj ve sivil huzursuzluk dalgaları için uygun bir zemin sunuyor. Ancak bu stratejinin asıl düğüm noktası, İran’ın bölgesel lojistik omurgası olan Irak cephesinde atılacak.

​Irak’ta bugün ABD’nin izlediği yol, doğrudan bir askeri işgalden ziyade, Şii milis yapılarını finansal ve kurumsal olarak boğmaya dayanıyor. Trump yönetiminin Irak’a yapılan yardımları “milislerden arınma” şartına bağlaması ve petrol gelirleri üzerinden Bağdat’a kurduğu baskı, aslında İran’ın batı lojistik hattını kesme operasyonudur. Fakat burada gözden kaçırılmaması gereken çok tehlikeli bir değişken var: Ayetullah Ali el-Sistani.

2003 yılında ABD işgaline karşı “savaşmanın haram olduğuna” dair fetva vererek süreci kolaylaştıran Sistani’nin, bugün Ali Hamenei ’ye yönelik bir saldırıyı “İslam’a saldırı” olarak niteleyip bir savunma cihadı başlatması, Amerikan güçleri için Irak’ta beklenmedik bir etkiye maruz kalabilir. Bu durum, ABD’nin “milisleri devlet içinde eritme” stratejisini tamamen kadük bırakarak bölgesel bir Şii mobilizasyonunun fitilini ateşleyebilir.

​Türkiye ise adeta fırtınanın merkezindeki aktör konumunda. Ankara, 560 kilometrelik İran sınırını ve NATO üyeliğini masaya koyarak, bir yandan savaşın bölgesel bir enerji ve göç krizine dönüşmemesi için diplomasiyi zorlarken, diğer yandan kendi “beka” doktrinini sessizce ama kararlılıkla sahaya sürüyor.

Türkiye’nin önceliği nettir: İran’da yaşanacak herhangi bir otorite boşluğunun, kuzeybatı İran’da PKK’nın kolu olan PJAK tarafından doldurulmasına asla izin vermemek. Suriye’de başarıyla uygulanan 30 kilometrelik “güvenli bölge” modeli, bugün İran sınırında da devreye alınmaya hazır bekliyor. Kapalı kapılar arkasında meclis üyeleri arasında konuşulan A, B ve C senaryoları, Türkiye’nin en kötü ihtimalde İran toprakları içinde operasyonel derinlikte bir tampon bölge oluşturacağını açıkça göstermektedir.

​Bu “İleri Savunma” doktrini, sadece bir sınır güvenliği meselesi değil, aynı zamanda olası bir kitlesel göç dalgasını kaynağında, yani İran topraklarında durdurma stratejisidir. Türkiye’nin beton duvarlar, elektronik kuleler ve İHA sürüleriyle donattığı sınır hattı, bu tampon bölge stratejisinin lojistik altyapısını zaten oluşturmuş durumda.

Batılı aktörlerin, Türkiye’nin bu “terörle mücadele” ve “mülteci kontrolü” gerekçeli hamlesine sessiz kalarak zımni bir onay vereceği öngörülebilir; zira kaotik ortamlarda sahadaki fiili durumlar, uluslararası hukuktan daha hızlı meşruiyet kazanıyor. Rusya her ne kadar egemenlik ihlali üzerinden sesini yükseltecekse de, Suriye’deki Astana ve Soçi tecrübeleri, Moskova’nın da Ankara’nın güvenlik kaygılarını de facto bir mutabakatla tolere edebileceğini gösteriyor.

​Ancak unutulmamalıdır ki, bu tür yıpratma savaşları hiçbir zaman “temiz” ve “hızlı” bitmez. İran’ın yeraltı şehirleri, dağlık coğrafyası ve asimetrik vuruş kapasitesi, çatışmayı yıllara yayılan, her iki tarafı da tüketen bir bataklığa dönüştürme potansiyeline sahiptir.

Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla petrol fiyatlarının 200 dolara fırlayacağı bir senaryoda, küresel bir ekonomik resesyon kaçınılmaz hale gelecektir. Türkiye için buradaki asıl stratejik çözüm, pasif bir gözlemci kalmaktan vazgeçip, kendi “terörsüz bölge” doktrinini İran sınırında proaktif olarak hayata geçirmektir. İstihbari diplomasiden sınır ötesi güvenli hatlara kadar her adımın, bölgesel yangın büyümeden önce atılması gerekiyor. Ankara, Suriye’den çıkardığı derslerle, İran’daki olası bir güç boşluğunu PKK/PJAK unsurlarının sığınağına dönüşmeden önce “güvenli bir bariyerle” mühürlemek zorundadır. Riskler her geçen gün artıyor ve tarih, hazırlıksız yakalananları değil, fiili durumu kendi güvenliği için yönetebilenleri ödüllendiriyor.


© İstiklal