Avrupa’nın Savunma İllüzyonu ve Ankara Ekseni
Avrupa kıtası, İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden doğan o konforlu güvenlik şemsiyesinin artık paramparça olduğu, tarihin en keskin jeopolitik virajlarından birine girmiş durumda. Münih Güvenlik Konferansı’nın 2026 koridorlarında yankılanan ayak sesleri, artık “transatlantik ittifakın sarsılmazlığına” dair o eski, pembe anlatıların yerini buz gibi bir realizme bıraktığını kanıtlıyor. Bugün Avrupa, sadece savunma kapasitesini değil, bizzat varoluşsal kimliğini sorguladığı bir “stratejik ergenlik” sınavıyla karşı karşıya. Washington’ın “Önce Amerika” doktrininin evrimleşerek “Medeniyetlerin Korunması” adı altında Avrupa’nın iç işlerine müdahil olma sinyalleri verdiği, hatta Grönland gibi egemenlik alanları üzerinden güç projeksiyonu yaptığı bir vasatta, Brüksel ve Berlin’in “savunma bağımsızlığı” hayali, bir temenniden ziyade bir hayatta kalma refleksine dönüşmüştür.
Ancak bu bağımsızlık yürüyüşünün önündeki engeller, sadece bütçe rakamlarıyla açıklanabilecek türden değil daha ziyade tarihin derinliklerine kök salmış sosyo-psikolojik birer prangadır. Avrupa’nın savunmada “stratejik otonomi” kazanmasının önündeki ilk ve en büyük engel, ironik bir şekilde bizzat kendi savunma sanayisinin genetik kodlarıdır. On yıllardır ABD menşeli askeri ekipmanlara, entegre istihbarat ağlarına ve stratejik hava taşımacılığı gibi “kritik kolaylaştırıcılara” bağımlı kalmış bir askeri yapının, bir gecede kendi kendine yetmesi teknik olarak imkansızdır. 2025 Lahey Zirvesi’nde alınan GSYH’nin %3,5’ini savunmaya ayırma kararı, kağıt üzerinde devrimci görünse de, savunma sanayi bir fabrikaya para enjekte etmekle değil, on yıllarca süren mühendislik hafızası ve doktrinel bütünlükle inşa edilir. Avrupa bugün, elinde........
