menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Zulmün Kıskacındaki Dünya İslam’ı Bekliyor – 2

29 0
04.03.2026

Bir öncekinin devamı niteliğinde bu yazımızda, dünyada şu anda yaşanmakta olan zulüm kıskacının bir benzeri olarak Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) henüz dünyayı teşrif etmeden önceki “cahiliye dönemi” denen fitne, fesat ve zulüm döneminden bahsedeceğiz. Bu iki dönemin kısa bir mukayesesini yaparak 14 asır evvel insanlığa barış, huzur ve medeniyet getiren İslam’ın bugün yeniden bir güneş gibi doğması gerektiğine; farkında olsun veya olmasın herkesin İslam’ı beklediğine dikkat çekeceğiz.

I- İslam Öncesi Cahiliye Dönemindeki Fitne, Fesat ve Zulüm

Evet, bundan 14 asır evvel, İslam gelmeden hemen önce de insanlık bugünküne benzer bir fitne, fesat ve zulüm dönemi yaşamıştı.

“İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde fesat çıktı…” (Rum: 41) ayetinin tecellisi olarak bu zulümat / karanlık bütün dünyayı sarmıştı. Dünyaya, özellikle de Allah Rasulünün (s.a.v.) zuhur ettiği Arap Yarımadasına şöyle bir bakalım:

- İnsanlar çoğunlukla putlara tapıyordu; Allah’ı bilmek ve tanımaktan uzaklaşmışlardı. Allah’ın birliğini aramak yerine putların sayısını çoğaltmakla meşgul idiler. Mesela Kâbe’nin içinde 360 civarında put vardı.

- İnsana değer verilmiyordu; birçok insan köle olarak alınıp satılıyor, bir meta muamelesi görüyordu. Kuvvetli olan zayıf olanı eziyor, zayıfın hakkını aramasına müsaade edilmiyordu. Daha doğrusu zayıfın böyle bir hukuku olduğu kabul edilmiyordu.

- Kadınlar aşağı birer varlık olarak görülüyor; kız çocuk sahibi olmak ar kabul ediliyordu. Mekke müşrikleri içinde bu utançtan kurtulmak için (!) kız çocuklarını diri diri toprağa gömenler de vardı.

- Helal haram ölçüsü kalmamıştı. Ticaret yolları haydut ve haramilerden geçilmiyordu.

- İktidar sahipleri, tebaları konumundaki insanları sömüren birer zulüm odağı gibiydi.

- Fikir, kanaat, vicdan ve inanç hürriyeti diye bir şey yoktu.

Ezcümle insanlık gerek dünyevi gerekse uhrevi boyutta kopkoyu bir karanlığın içinde hapsolmuştu.

İşte tam da böyle bir ortamda Hz. Muhammed Efendimiz (s.a.v.) dünyayı teşrif etti; bu karanlık dünyayı nurlandırdı.

Mehmet Akif “Bir Gece” adlı şiirinde o günkü manzarayı şöyle anlatır:

“On dört asır evvel, yine böyle bir geceydi,

Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!

Lâkin, o ne hüsrandı ki: hissetmedi gözler,

Kaç bin senedir, halbuki bekleşmedelerdi!

Nerden görecekler? Göremezlerdi tabi'î:

Bir kerre, zuhûr ettiği çöl en sapa yerdi;

Bir kerre de, mâ'mûre-i dünyâ, o zamanlar,

Buhranlar içindeydi, bu günden de beterdi.

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zemînin.

Salgındı, bugün Şark'ı yıkan, tefrika derdi.

Derken, büyümüş kırkına gelmişti ki öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada insanlığı kurtardı o ma'sûm,

Bir hamlede Kayserleri, Kisrâları serdi!

Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!

Âlemlere rahmetti, evet, Şer-i mübîni,

Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.

Dünya neye sâhipse, onun vergisidir hep;

Medyûn ona cem'iyyeti, medyûn ona ferdi.

Medyûndur o mâ'sûma bütün bir beşeriyet.

Yâ Rab, bizi Mahşer'de bu ikrâr ile haşret...

Evet; Akif’in bu şiiri cahiliye döneminin ana karakterini çok güzel ortaya koymaktadır. Ancak bir hususta biz Akif’ten farklı bir mütalaa getireceğiz; o da şudur:

Kanaatimiz o ki “Dünya o zamanlar buhranlar içindeydi, bu günden de beterdi.” diyen Akif, dünyanın şu an içinde olduğu vahşet ve rezilliği görseydi fikrini değiştirirdi.

Evet; bir çırpıda aklımıza gelen ve kalemimizden dökülen şu sebeplerle günümüzdeki durum o günkünden çok daha beterdir:

- Geçen yazımızda gündem ettiğimiz Epstein dosyalarından anlaşıldığına göre yüzbinlerce çocuk fuhuş ticaretine kurban edilmiştir.

- Siyasetten ekonomiye spordan sanata ve medyaya kadar pek çok sektörde önde gelen birçok kişi bu rezaletin bir parçası haline getirilmiş ve bu durum bu kişilere karşı şantaj malzemesi olarak kullanılmıştır. Bu melanetler de sapkın ideolojilere sebebiyet vermiş, böylece bu ideolojiler bütün dünyaya hâkim kılınmak istenmiştir.

- Bu işin failleri sudan bahanelerle dünyayı ateşe vermekte tereddüt etmeyecek kadar hasta ruhlu ve gözü dönmüş haldedirler. Muharref din mensuplarının ittifakıyla meydana gelen küresel organizasyonlar, korkunç silahların da kullanılmasıyla insanlık için büyük bir tehlike arz eder durumdadır.

- Bu vahşet, dehşet ve rezilet hali, çağdaşlık, medeniyet, insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları, barış, özgürlük, açlık ve yoklukla mücadele gibi sloganlarla ikiyüzlü bir siyasetle örtbas edilmektedir.

Bu çerçevede asrî cehaletin kadın istismarına da ayrı bir parantez açmak gerekir. İslam öncesinde kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi, ayet-i kerimede şöyle anlatılır:

“Diri diri gömülen kıza hangi suçundan dolayı öldürüldüğü sorulduğunda.” (Tekvir: 8 - 9)

Epstein dosyalarında konu edilen beş yüz bini aşkın kız ve erkek çocuğun maruz kaldığı korkunç sapkınlık, vahşet ve rezillik, bu ayette işaret edilen zulümle mukayese edildiğinde acaba hangisi daha vahim? Kaldı ki bahsi geçen çocuklar sadece cinsel bir sapkınlığa malzeme edilmiyor; etleri yeniyor, kanları içiliyor. Eşref-i mahlûkat olarak yaratılan insanın bu kadar alçalabileceği kimin aklına gelirdi? Ne yazık ki havsalamızın almayışı gerçekleri değiştirmiyor.

İşte bütün bu sebeplerle diyoruz ki, asrî cehalet, yani bugünün şartları 14 asır önceki manzaradan daha vahim, daha korkunç ve daha ürkütücüdür.

Şimdi bir de siyasi, ekonomik ve askerî cihetten günümüz dünyasına bakalım:

II- Dünyanın İçinde bulunduğu Siyasi, Ekonomik ve Askerî Durumun Kısaca Tahlili

Günümüzde sapkınlık, vahşet ve rezillik birtakım ideolojik kalıplara girerek dünyayı şekillendirmeye çalışmaktadır. 1. ve 2. Dünya Savaşları bunun bir örneğidir. Şöyle ki, 1. Dünya Savaşıyla hak ve adaletin temsilcisi büyük Osmanlı Devletinin sonu gelmişti. Bundan sonra dünyada artık hak, adalet ve hukuk adına söz söyleyen bir irade kalmadı; nüfuz bölgeleri ihdas edilerek dünya paylaşıldı. Önce Fransız İhtilali yaşandı, arkasından sosyalizm / komünizm ve liberalizm / kapitalizm sistemleşerek iki kutuplu dünyada Soğuk Harp Dönemi nitelemesiyle dünya parsellenmeye kalkışıldı.

Ama dengeler oturmadığı için sudan bahanelerle 2. Dünya Savaşı çıktı ve arkasından da doğu ve batı bloku diye adlandırılan iki blok zuhur etti. Malta, Yalta, Start 1, 2 gibi konferanslarla nüfuz bölgeleri oluşturularak dünya bir kere daha parsellendi.

Bu iki bloktan Demir Perde diye anılan Sovyetler Birliğinin başını çektiği sosyalist / komünist blok, bir asır yaşayamadan çöktü ve yerini güya demokrasiyi esas alan liberalizm/ kapitalizm sistemine, diğer bir deyişle tek kutuplu dünyaya bıraktı. Bu tek kutuplu dünyanın başı olarak da ABD sivrildi. Ve o günden beri yeni dünya düzeni denen bir düzenden bahsedilir oldu.

2. Dünya Savaşından sonra devletler arasında güya uluslar arası hukuku, insan hak ve hürriyetlerini esas alan yeni bir nizam tesis etme yoluna gidildi ve BM kuruldu. Fakat bu kuruluş da zulüm mekanizmasının bir parçası idi… Zira alınacak bütün kararlarda bütün yetki, beş daimi üyeye teslim ediliyordu: ABD, Çin, Rusya, Fransa, İngiltere.

Bu beş daimi üyenin veto yetkisi vardı. Yani bu ülkelerden biri bile bir kararı haklı veya haksız veto etse, o karar geçersiz kabul ediliyordu.

Aslında bu yapılanma bir hedefe hizmet ediyordu. O hedef de Siyonizm etkisiyle şekillenen, Yahudilerin Filistin bölgesinde bir devlet kurmaları idealiydi. Nitekim yakın geçmişte Osmanlı ordusunun Filistin bölgesinde uğradığı ihanet ve bunun sonucunda gelen hezimet, o bölgede bir otorite boşluğu getirmiş ve İngilizlerin Filistin bölgesine hâkim olmasını sağlamıştı. İngilizler o bölgede adeta Siyonizmin emir eri, Yahudi ideallerine hizmet eden bir teşkilat gibi hareket etmiş; netice itibariyle orada 1948 yılında İsrail devletinin kurulması sağlanmıştı.

İşte BM’nin bütün icraatları İsrail’in büyümesine hizmet ediyordu. Bunun bir delilidir ki BM, tarihi boyunca İsrail aleyhine “kınama”dan öte hiçbir karar almamış, alamamıştır. Beş daimi üyeden biri olan ABD’nin veto hakkı, tek başına İsrail’i himayeye kâfi gelmiştir.

BM bünyesinde Güvenlik Konseyi adı altında bir teşkilat daha kurulmuştur. Bu teşkilat uluslararası planda haksızlık ve zulüm yapan devletlere müeyyide koymayı hatta müdahale etmeyi görev olarak üstlenmişti. Fakat bu Güvenlik Konseyi de ne acıdır ki İsrail aleyhine herhangi bir müeyyideye başvurmamış veya onun zulmünü engelleyici bir müdahalede bulunmamıştır. Zira her kararda ABD veya diğer bazı batılı ülkelerin vetosuyla karşılaşmıştır.

Bu haksız ve adaletsiz düzenin işleyişi çerçevesinde daha ziyade Müslümanlar zarar görmüş, İslam ülkelerine fiilî müdahaleler yapılmış, büyük kıyımlara imza atılmıştır.

Türk Tarih Kurumunun önceki başkanlarından Prof. Dr. Refik Turan’ın açıklamasına göre, 2018 yılı itibariyle sadece son yirmi beş yıl içinde Ortadoğu İslam coğrafyasında öldürülen Müslüman sayısı 12,5 milyon civarındadır.

BM’ye bağlı Güvenlik Konseyinin çifte standart ve haksız uygulamalarına üç örnek verelim:

Bir: Irak’ta Saddam’ın devrilmesi için bazı İslam ülkelerinin de dâhil olduğu bir koalisyon oluşturmuş ve bu ülkelerin askerleriyle Irak’a fiilen müdahale edilmiştir. Bu müdahalenin bahanesi olarak Saddam’ın kimyasal silah ürettiği ve kullandığı iddia edilse de, sonradan bunun asılsız olduğu ortaya çıkmıştır. Netice itibariyle 1. ve 2. Körfez Savaşları diye adlandırılan savaşlarla Irak işgal edilmiş, halk perişan olmuş, Saddam da idam edilmiştir.

İki: ABD’deki İkiz Kulelerin vurulması hadisesi de Afganistan işgalinin bahanesi yapılmıştır.

Üç: İsrail yüz yıla yakın bir süredir Filistin halkına zulmediyor; son iki buçuk yılda Gazze faciasıyla bu zulüm ayyuka çıktı, ama BM kınama dışında hiçbir tepki vermiyor; Güvenlik Konseyi de müdahale kararı almıyor.

Dahası İsrail’in Gazze zulmünün arkasında ABD’nin askerî, siyasi, ekonomik desteğinin olduğu bütün dünyaca bilinmektedir. ABD - İsrail ittifakı esasen Siyonist ideoloji - haçlı zihniyeti ittifakıdır.

Gelinen son noktada şunu anlıyoruz ki, artık ABD İsrail’i siyasi ve ekonomik yönden alenen desteklemekle kalmıyor; onunla askerî ittifak da kuruyor; büyük savaşlar çıkarıyor. Ortadoğu’da yaşananlar bütün dünyanın ateşe sürüklendiğinin delilidir. 2025 Haziranındaki 12 gün savaşından sonra 28 Şubat 2026 itibariyle İran bir kere daha vuruldu. Dinî lider Hamaney ve üst düzey birçok yönetici öldürüldü. İran ise Ortadoğu ülkelerindeki ABD üslerine füze saldırıları yapmakla kendini savunmaya çalışmaktadır.

Peki İran’a yapılan bu saldırının sebebi nedir? Cevap: İsrail’in güvenliğini korumak, İran’ın nükleer güce sahip olmasını önlemek… İyi ama ABD ve İsrail’in nükleer güce sahip olduğu bilinmektedir. Bu nasıl uluslararası hukuktur ki, İran’ın veya başka bir ülkenin nükleer güce sahip olmasına müsaade edilmiyor.

İşte bu, şirk ve küfrü temel alan materyalist zihniyetin dünyaya hâkim olmaya çalışırken hiçbir ölçü tanımadığını, dahası dünyanın bir zulüm cenderesine dönüştüğünü gösteren bir durumdur.

Bu şartlarda hiçbir millet veya devlet haktan, hukuktan, insaftan, izandan, barıştan bahsedemez. Bu manzara elbette ki birçok çalkantılara sebep olacak, bütün dünyayı yeni bir arayışa sevk edecektir.

Bu kritik dönemde “Bundan sonraki süreçte nasıl bir dünya olmalıdır?” sorusu hayati önem kazanmaktadır.

Cahiliye dönemi nasıl ki Hz. Muhammed’in (s.a.v.) gelmesiyle son bulmuş, dünya yeniden medeniyet, hak, adalet ve insanlık değerleriyle buluşmuşsa, dünya bugün de dört gözle İslam’ı beklemektedir.

Çünkü eşyanın kanununda olduğu gibi hayırlı, hikmetli ve ilmî yaklaşımlar hayırlı, hikmetli ve ilmî sonuçları ortaya çıkarır. Hz. Peygamberle (s.a.v.) tebliğ edilen İslam 1200 yıl boyunca insanlığın huzur ve saadetini temin etmişse, bugün de edecektir. Bunun İslam’dan başka yolu da yoktur.

İslam’ın dünya hâkimiyetine engel olunan iki asra yakın bir zamanın vahşet ve dehşetten başka bir şey getirmediğine yukarıdaki izahlarımız yeterlidir kanaatindeyiz.

İslam’ın dünyayı kurtaracak tek çare olduğuna dair delillerimizi gelecek yazımızda beyan edeceğiz.


© İstiklal