AKİT YAZARI İDRİS GÜNAYDIN’IN DEVİRDİĞİ ÇAMLAR! |
Muhterem okuyucularım,
Akit Gazetesinde bir yazarın İslam’ı tahrif niteliği taşıyan bir yazısına cevap verme aciliyeti dolayısıyla devam etmekte olan serimize kısa bir ara vermek mecburiyetinde kaldık. Bu konu bittiğinde Zulmün Kıskacındaki Dünya İslam’ı Bekliyor üst başlıklı yazılarımıza kaldığımızdan yerden devam edeceğiz.
Günümüzde güya dini bidatlerden temizleme adı altında ortaya konan hezeyanların ardı arkası bir türlü kesilmiyor. Gün geçmiyor ki bir yenisine şahit olmayalım.
Bu hezeyanlardan birinden, kıymetli dostumuz, kardeşimiz Abdullah Feyzi Kocaer Hoca vesilesiyle haberdar oldum.
Akit Yazarı İdris Günaydın 24.04.2026’da “Çarşaf Giyen Bacılar” başlıklı bir yazı kaleme almış. Bu yazıda ifrad ve tefride karşı çıkma mantığına bürünerek, İslam’a yeni bir şekil verme cüretine kalkışmış. Güya “yanlış peygamber anlayışını” düzeltmek adına itikâdî ihlal noktasına varan bir dizi yanlışa imza atmış. Kâh mesnetsiz rivayetlere yer vermiş kâh kaynaklarımızda geçen güvenilir rivayetleri bağlamından çıkararak, adeta sünnet ve hadisleri itibarsızlaştırmaya çalışan oryantalistlerin ağzıyla, mesuliyetsizce gündeme taşımış.
Türkiye’de hadis konusunda ihtisas sahibi kardeşlerimizden biri olan Abdullah Hocamızla, böyle bir yazının İslami çizgide bilinen Akit’te yayınlanmış olmasına da ayrıca kahırlanarak epeyce sohbet ve istişare ettik. Bu (ve devamındaki birkaç) yazının hazırlanması hususunda hocamızın hem bu vesileyle verdiği bilgilerden hem de kitaplarından istifade ettim. Bunu burada ifade etmeyi bir borç bilirim.
İdris Günaydın’ın ilgili yazısını iki veçheden değerlendireceğiz:
- Yazarın, dini anlama ve tatbik için teklif ettiği hevâdan kaynaklı tarz, usul ve metod ve de bunun itikâdî tehlikesi
- Ali Dündar adlı kişiden aldığını söylediği rivayetlerdeki yanlış yahut saptırmalar
Bu yazımızda birinci maddeyi değerlendireceğiz.
“Bir Müslümanın olgunlaşması için Kur’an’ın emirleri, o emirlerin dışına taşanlar var ise peygamberimizin gerçekten mütevâtir hadisleri yeterlidir. Dinin kolaylığı için ise İmam-ı Azam’ın içtihatları kâfidir.”
Doğrusu şu iki cümleye sığdırılan yanlışları sıralamak için kitap yazılsa yeridir. Hangi birinden başlayalım?
Her şeyden önce Kuran’ın emirlerini hadisler olmadan anlamak mümkün değildir.
Ama yazara göre Kuran’ın emirleri zaten kendiliğinden anlaşılıyor olsa gerek ki, onların dışında ve ihtiyaç hâsıl olursa (!) sadece “mütevâtir hadisleri” referans kabul ediyor.
Acaba yazar mütevâtir hadislerin sayısını biliyor mu?
En geniş ve şartları yumuşatılmış haliyle bu sayı üç yüzü geçmez.
Kuran-ı Kerim dindeki genel esas ve hükümleri koyar; birçok ibadetin tatbikatını ise Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünnet ve hadislerine havale eder.
Şimdi düşünelim: Acaba 300 kadar mütevâtir hadis dini anlama ve yaşamada yeterli olabilir mi?
Misal olarak namazın kılınışı hakkında kaç mütevâtir hadis vardır? Hakkında mütevâtir rivayet bulunmayan namazın kılınışını nereden ve kimden öğreneceğiz?
Ya da mesela sayın yazar da dâhil olmak üzere, bir kişi doğduğunda ve vefat ettiğinde neler yapılacağı hususunda mütevâtir hadis var mıdır?
Evet, eğer dinin alanı mütevâtir hadislerle sınırlanırsa, kişinin doğumu veya ölümü için neler yapılacağı dahi bilinemez. Neticede meydan dine taalluk eden her hususta “Bence, kanaatimce…” diyen kerameti kendinden menkul müçtehit taslaklarına kalır.
Peki, bu müçtehit taslaklarının keyiflerine göre hareket edeceğimize, on dört asır boyunca ümmetin kabul ve amel ettiği -mütevâtir olsun veya olmasın- Allah Resulünün sünnet ve hadisleriyle amel etmek daha isabetli değil midir?
Doğrusu yazarın hangi akla hizmetle böyle ucube bir teklifte bulunduğunu anlamak mümkün değildir.
Bu teklif esasen yeni bir din anlayışı ortaya koymak manasına gelir.
Hâlbuki İslam’ı anlama ve yaşama kriterleri edille-i şeriyye ile ortaya konmuştur. Bunlar Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas olarak bütün Müslümanlarca bilinmektedir.
Herhangi bir beşerin, hem de on dört asır sonra gelen bir beşerin, bunları yeterli veya lüzumlu görmeyerek keyfine göre yeni bir usul ve metod ihdas etmesi batıldır, merduttur.
Dinin ikinci kaynağı olan sünnet ve hadislerin delil değerinde sınırlamaya gitmek, dine müdahale anlamına gelir ve çok büyük bir fecaattir.
Edille-i şeriyyenin temel alınmasına mesnet teşkil eden Muaz b. Cebel Hadisini hepimiz biliriz. Burada bir kere daha hatırlayalım:
Hz. Muaz, Yemen’e vali olarak atandığında Medine’den ayrılacağı sırada Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ona "Sana hâlli için herhangi bir dava getirildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin?" diye sordu. Hz. Muaz (r.a.) "Allah'ın Kitabı’ndaki hükümlerle hüküm veririm." dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz "Eğer Allah'ın Kitabı’nda onunla ilgili bir hüküm bulamazsan neye göre hüküm verirsin?" diye sordu. Hz. Muaz "Rasûlüllah’ın Sünnetine göre hüküm veririm." dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz bu sefer, "Rasûlüllah’ın Sünnetinde de onunla ilgili bir hüküm bulamazsan ne yaparsın?" diye sordu. Hz. Muaz, "O zaman kendi görüşüme göre içtihad eder, hüküm veririm." dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz bundan son derece memnun oldu. Bu memnuniyetini şöyle ifade etti: "Allah'a hamdolsun ki, Rasûlüllah’ın elçisini, Rasûlüllah’ın razı olduğu şeye muvaffak kıldı."
Görüldüğü gibi bu hadisede Hz. Muaz’ın cevabında sünnete / hadislere dair bir sınırlama yer almamaktadır. Zira sünnet ve hadisler gerekli sıhhat şartları sağlandığında bütünüyle dinde delil ve bağlayıcıdır.
Yazarın teklif ettiği hilkat garibesi bu yeni usulde ise son derece mahdut olan mütevâtir hadisler dışında kalan hadisler yok sayılmaktadır.
Açık ve net söylüyoruz: Bu, dini darbelemektir, yaşanamaz hale getirmektir. Vahiyle sabit Yüce İslam’ı ameliyat masasına yatırmaktır; ona müdahaledir.
Bu iddiadaki vehametin büyüklüğünü maddeler halinde şöylece izah etmeye çalışalım:
1- Bu keyfî ve batıl yaklaşım, yüce dinimizin ikinci kaynağını büyük ölçüde sınırlamak; ikinci kaynağı üzerinden........