Kendini Savunmak mı, Şiddeti Öğrenmek mi?

Sınıfta zaman zaman küçük tartışmalar olur. Bu, çocuk olmanın doğasında vardır. Ancak son zamanlarda dikkat çeken bir değişim var. Tartışmalar çok hızlı şekilde fiziksel müdahaleye ve kavgaya dönüşüyor. İtişmeler, vurmalar, hatta doğrudan kafaya gelen darbeler… Olayın büyümesi artık saniyeler sürüyor.

Çocukları karşıma alıp konuştuğumda neredeyse aynı cümleleri duyuyorum:“O bana şöyle dedi, ben de ona öyle söyledim.”“O bana vurdu, ben de ona vurdum.”

Buraya kadar tablo tanıdık görünüyor. Ancak asıl mesele bundan sonra başlıyor.“Neden vurdun?” diye sorduğumda verilen cevap çok daha dikkat çekici oluyor:“Annem-babam bana kendimi ezdirmememi, bana vurana benim de vurmam gerektiğini söyledi.”

İşte tam da burada durup yeniden düşünmemiz gerekiyor.

İyi Niyetle Kurulan Yanlış Cümleler

Hiçbir ebeveyn çocuğunun ezilmesini istemez. Hiçbir anne-baba çocuğunu güçsüz görmek de istemez. Bu yüzden çocuklarına güçlü olmalarını öğütler. Ancak çoğu zaman kullanılan dil, niyetin önüne geçer. “Kendini ezdirme” cümlesi, çocuk için çoğu zaman “Karşılık vermek zorundasın” şeklinde anlaşılır.

Karşılık vermek de çoğu zaman aynıyla karşılık vermek demektir. Söz söylenirse sözle, itilirse iterek, vurulursa vurarak… Böylece çocuk farkında olmadan bir denklemin içine girer: “O yaptı, ben de yaptım, o halde suçlu değilim.” Bu denklem çalıştığı sürece herkes kendini haklı görür. Kimse durmaz, kimse geri çekilmez. Şiddet tam da bu noktada başlar. Çünkü mesele artık “ne oldu?” değil, “kim daha güçlü karşılık verecek?” sorusuna dönüşür.

Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken bir başka etken daha var: Çocukların maruz kaldığı dijital içerikler. Özellikle şiddet içeren oyunlarda sorun çözme yöntemi çoğu zaman hızlı ve sert karşılık vermek üzerine kuruludur. Oyunda “kazanan”, en hızlı tepki veren ve en sert karşılığı veren kişidir. Bu tekrar eden deneyim, çocuk zihninde bir refleks oluşturur. Gerçek hayatta da benzer bir durumla karşılaştığında, durup düşünmek yerine oyunda öğrendiği gibi anında karşılık vermeyi seçebilir. Böylece dijital dünyada kurulan davranış kalıpları, sınıf ortamına taşınmış olur.

Çoğu olayda öğretmen en son haberdar olur. Çünkü çocuklar önce kendi yöntemleriyle çözmeye çalışır. Ancak öğrendikleri şey “çözmek” değil, “karşılık vermektir.” Bu nedenle öğretmen devreye girdiğinde olay çoktan yaşanmış, büyümüş ve bir şekilde sona ermiştir.

Geride ise çözüm değil, karşılıklı hatalar ve suçlamalar kalır. Olaylar birbirine öylesine karışmıştır ki, artık ipin ucunu bulmak neredeyse imkânsız hale gelir. Bu noktadan sonra yapılabilecek şey çoğu zaman olayı kapatmak ve bir daha tekrar etmemesi için tarafları uyarmaktan ibaret kalır.

Oysa asıl sormamız gereken soru şudur: Kendini savunmak gerçekten vurmak mıdır? Gerçek savunma; durabilmektir, sınır koyabilmektir, “bunu istemiyorum” diyebilmektir. Gerekirse ortamdan uzaklaşabilmek ve yardım isteyebilmektir. Bunlar zayıflık değil, yüksek beceridir.

Çünkü kendini kontrol edebilen bir çocuk, aslında durumu da kontrol edebilir. Bugün çocuklara güçlü olmayı öğretiyoruz; ancak gücün nasıl kullanılacağını yeterince öğretmiyoruz. Oysa mesele güçlü olmak değil, gücün ahlakını öğrenmektir.

Belki de artık şu cümleyi değiştirme zamanı gelmiştir: “Sana vurana sen de vur” yerine, “Kendini koru ama başkasına zarar verme.” Çünkü bugün sınıfta kurulan bu küçük cümleler, yarının büyük davranışlarını belirler. Biz çocuklara karşılık vermeyi değil de doğru şekilde var olmayı öğretmek zorundayız.


© İstiklal