Genelgelerle Gelen Ramazan |
Ramazan yine bir genelgeyle geldi. Milli Eğitim Bakanlığı, Maarif Modeli kapsamında okullara bir yazı gönderdi. Bu yazıda, Ramazan ayının coşkulu bir şekilde yaşatılması, öğrencilerin bu iklimi hissetmesi için etkinlikler yapılması ve mümkünse çocukların camilere götürülmesi tavsiye ediliyordu. Kâğıt üzerinde bakıldığında bu, son derece yerinde ve kıymetli bir adımdı. Çünkü eğitim, sadece bilgi aktarma işi değildir; aynı zamanda bir ruh aktarma, bir aidiyet kurma, bir iklim inşa etme meselesidir. Bir toplum, kendi değerlerini yeni nesle aktaramıyorsa, aslında sadece bilgisini değil, geleceğini de kaybediyor demektir.
Fakat bu genelgenin ardından okullarda başlayan manzara, insanı sadece umutlandırmadı; aynı zamanda düşündürdü. Bir anda sınıfları ve koridorları bir süsleme telaşı sardı. Kapılara mahyalar asıldı. Fon kartonlarından minareler yapıldı. Hilaller, fenerler, yıldızlar… Sınıflar arasında adeta bir “Ramazan süsleme yarışı” başladı. En güzel pano… En etkileyici kapı… En estetik köşe… Ramazan, okulların duvarlarında büyüyordu.
Yetmedi… Bu yeni dalga evlere de sıçradı. Çocuk odaları Ramazan temasıyla süslenmeye başladı. Kapılara yazılar asıldı. Pencerelere ışıklar kondu. Evlerin içinde küçük dekoratif Ramazan köşeleri kuruldu. Her yerde bir hazırlık vardı. Her yerde bir görüntü vardı. Her yerde bir temsil vardı. Ama insan, bütün bu manzaraya bakınca şu sorudan kaçamıyor: Biz Ramazan’ı mı yaşıyoruz, yoksa Ramazan’ın dekorunu mu kuruyoruz?
Çünkü Ramazan, hiçbir zaman sadece süslenen bir ay olmadı. Ramazan, süslenen duvarlardan önce, terbiye edilen bir nefisti. Asılan mahyalardan önce, tutulan bir dildi. Kurulan sofralardan önce, kurulan bir vicdandı. Bugün ise belki de en zor sorular tam burada duruyor: Oruçlarımız gerçekten tutuluyor mu, yoksa sadece aç mı kalıyoruz? Midelerimiz oruç tutarken, dilimiz de tutuyor mu? Kırmaktan, incitmekten, dedikodudan uzak durabiliyor mu? Gözümüz de oruç tutuyor mu? Harama karşı, israfa karşı, gösterişe karşı kendini koruyabiliyor mu? Kalbimiz oruç tutuyor mu? Kibre karşı, öfkeye karşı, hırsa karşı…
Peki Kuranı Kerim? Ramazan, Kuranı Kerim ayıdır. Ama biz Kuranı Kerim’e ne kadar yakınız? Onu ne kadar okuyoruz? Ne kadar anlamaya çalışıyoruz? Ne kadar hayatımıza katıyoruz? Ve belki de en ağır soru: Zekâtımız… İnfakımız… Paylaşmamız… Gerçekten olması gerektiği gibi mi? Yoksa Ramazan, sadece hayatımızdan eksilen bir öğün mü artık? Çünkü Ramazan, insanın sadece bedenini değil, hayatını terbiye eden bir mektepti.
Fakat modern zaman, Ramazan’ı da yavaş yavaş bir görüntüye dönüştürdü. Bugün kimse açıkça “Ramazan gereksizdir” demiyor. Kimse “maneviyat anlamsızdır” diye bir itiraz yükseltmiyor. Ama hayatın ritmine bakıyorsunuz… Ramazan, hayatı değiştirmiyor artık. Hayat, Ramazan’ı kendine benzetiyor. İşte asıl kırılma burada. Çünkü bir değer, hayata yön vermeyi bıraktığında, varlığını tamamen kaybetmese bile, merkezini kaybeder.
Bugün çocuk bunu görüyor. Okulda Ramazan köşesi görüyor. Ama eve gidiyor… İftar sofrasında herkesin elinde telefon var. Okulda sabır anlatılıyor. Ama hayatın her alanında hız ödüllendiriliyor. Okulda paylaşmak öğretiliyor. Ama gerçek dünyada biriktirmek yüceltiliyor. Çocuk aptal değildir. Çocuk, anlatılanla yaşanan arasındaki farkı herkesten önce fark eder. Bu yüzden okulun gücü sınırlıdır. Okul, yaşanan bir değeri büyütür. Ama yaşanmayan bir değeri tek başına inşa edemez. Çünkü değer, müfredatta değil, hayatta öğrenilir.
Bir çocuğa bin kere Ramazan’ı anlatabilirsiniz. Ama o çocuk, babasının sabırsızlığını görüyorsa, gerçek öğretmeni odur. Annesinin merhametini görüyorsa, gerçek Ramazan odur. Evde Kuranı Kerim’in açıldığını görüyorsa, gerçek ders odur. Evde paylaşım varsa, gerçek eğitim odur.
Burada öğretmen meselesi de ayrı bir yerde duruyor. Bir zamanlar öğretmen, sadece ders anlatan kişi değildi. Bir hayat örneğiydi. Bir karakterdi. Bir temsil gücüydü. Bugün ise öğretmen, giderek bir müfredat uygulayıcısına indirgenmiş durumda. Çünkü artık öğretmenin anlattığı hayat ile yaşadığı hayat arasındaki mesafe de büyüdü. Ve çocuk, sözden çok hayata inanır.
Bu yüzden bugün yayımlanan genelgeler… Yanlış değildir. Ama eksiktir. Çünkü genelgeler, sadece hatırlatır. Hayat ise inşa eder. Genelgeler, sadece kapıyı çalar. Ama kapıyı açacak olan, insanın yaşantısıdır.
Bugün belki de en acı gerçek şudur: Ramazan, okullarda anlatılmadığı için zayıflamıyor. Hayatta yaşanmadığı için zayıflıyor. Duvarlarda Ramazan artıyor. Ama hayatta Ramazan azalıyor. Süsler çoğalıyor. Ama sükûnet azalıyor. Görüntü büyüyor. Ama derinlik küçülüyor.
Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken asıl soru şudur: Biz çocuklara Ramazan’ı gösteriyor muyuz, yoksa gerçekten yaşatıyor muyuz? Çünkü çocuk, süslenen sınıfı unutabilir. Ama değişen insanı unutmaz. Çocuk, kartondan yapılmış minareyi unutabilir. Ama sabreden bir babayı unutmaz. Merhametli bir anneyi unutmaz. Sessizce Kuranı Kerim okunan bir evi unutmaz. Paylaşmanın sıcaklığını unutmaz.
Ramazan, genelgelerle gelmez. Ramazan, insanın içine gelir. Ve bir toplumda Ramazan, süslenerek değil, değişerek yaşanır. Eğer değişim yoksa, en güzel süsler bile, sadece bir dekor olarak kalır.
Bu vesileyle, Ramazan’ı sadece duvarlarımızda değil kalplerimizde yaşayabildiğimiz, sadece süsleyerek değil değişerek idrak edebildiğimiz bir ay olması duasıyla; başta aziz milletimiz olmak üzere, bütün İslam âleminin mübarek Ramazan ayını tebrik ediyor, bu kutlu zamanın kalplerimize diriliş, hanelerimize huzur ve hayatımıza istikamet getirmesini temenni ediyorum.