Aşırı Özgüvenin Kırılganlığı |
Derste ikiyi ikiyle toplamanın, Einstein’ı bulan bir formül kadar önemli sayıldığı bir ânı yaşıyorduk. Matematik problemini daha ben “Üçüncü adımda dikkatli olun,” diyemeden, sınıfın ön sırasından bir el zafer işareti yapar gibi havaya fırladı. Ali’ydi bu. Bütün bedeniyle tahtaya dönmüş, cevabından emindi.“On iki!” diye haykırdı. Sesinde o tanıdık, kesin bir kazanma tonu vardı.
Sınıf bu sahneye alışıktı. Birkaç alkış, birkaç kıskanç bakış… Ama o gün, tahtaya yazdığı işlemde küçük bir kayma vardı. Cevap on iki değil, on birdi. Alkışlar yarıda kesildi; sanki yarım kalan bir nefes gibi. Ali’nin yüzündeki kendinden emin gülümseme dondu, çatladı ve yerini boş bir şaşkınlığa bıraktı. Gözleri, tahtadaki kendi yazısına bakarken sanki onu ilk kez görüyordu. Aynada hep karşılaştığı “her şeyi bilen çocuk” silinmişti; geriye kim olduğunu kestiremeyen biri kalmıştı.
Bu küçük an, özgüven dediğimiz şeyin ne kadar ince ve aldatıcı olabileceğini gösteriyordu. Çünkü bazı özgüvenler, bilgiye değil; alkışa dayanır.Sağlam bir iç temele değil de sürekli alkışa, dış onaya ve “en iyi” etiketine dayanan özgüven, şişirilmiş bir balon gibidir. Parlak görünür, dikkat çeker; ama içi boştur. İlk ciddi hatada, ilk iğne darbesinde söner. Çocuk, çevresinden “Başarılı olduğun sürece........