Yetişkin Öğrencilerime Mektup
Çok kıymetli öğrencilerim, Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi, izzeti, ikramı, sekîneti üzerinize olsun. Allah sizi sevsin, kendisini ve sevdiklerini sevdirsin, sevdiklerine yakın ve dost etsin. Salat, O’nun kutlu peygamberi Muhammed Mustafa’ya, selam bu mektubu okuyanlara olsun.
Her mezuniyet töreni bende duygusal bir sızı bırakırdı. Aynı sınıfları yıllarca birlikte doldurduğumuz, nice hatıralarımız olan sizlerin okuldan uçuşları dokunurdu bana. Mezuniyetlerinize ve yeni dünyalara yelken açmanıza sevinirken ayrılığa da üzülürdüm. Yıllar sonra birinizle hayatın herhangi bir basamağında karşılaşmak hep heyecanlandırmıştır beni. Kimi zamanda o tesadüfi karşılaşmaları beklemeden sizlere sürprizler yaptım. Bana gönderdiğiniz mektupları ve kartpostalları tekrar sizinle paylaştım. Bazı yazdıklarınızı kitap yaptım, kimisini de kitaplarıma konu ettim. Bir kısmınızın nikâhını kıydım, bir kısmınızın da nikâh şahidi oldum. Torunum kabul ettiğim çocuklarınızla farklı ortamlarda tanışmak nasip oldu. Evlerinize misafir olduk, sofranıza oturduk, evlerimize misafir oldunuz, cirdingiş1 yedik, hingal2 yedik, muhabbet ettik. Önümüzde kocaman kocaman duran yıllar bir solukta geçiverdi. Neredeyse maratonun sonuna geldik. Rabbime hamdolsun benim için yerinme yoktur. Sizlerin, bizim yerlerimizi fazlasıyla dolduracağınızdan da şüphem yoktur.
Dünyayı ve ahireti, maziyi ve istikbali, insanları ve eserlerini konuştuğumuz, nice hayallerin içinde akıp gittiğimiz, nice niyetler ettiğimiz tüm vakitler mazi oldu. Şimdi kiminiz anne, kiminiz baba oldu, hatta torun sevenleriniz bile var. Her meslekte ve farklı görevlerdesiniz. Tek tek ziyaret etmek çayınızı içmek isterdim ama bu muhal gözüküyor. İstedim ki en azından çaylarınızı yudumlarken bu mektubu okuyasınız.
Öğretmenlik hatıralarımı yazdığım “Dün Gibi” isimli kitabımız yayınlandı. Aslında onun içinde hepiniz varsınız. Yarın ve sonraki hayatta benden davacı olmayasınız, “öğretmenimiz bunu bize anlatmamıştı, söylememişti, hatırlatmamıştı, uyarmamıştı” demeyesiniz diye altmış beş yaşıma geldiğim bu günlerde size bir daha yazma ihtiyacı duydum. Elbette çoğu bildiğiniz hatta sizin de sizden sonrakilere anlattığınız hususlar olabilir. İstersen “öğretmenlik hastalığı” de ama yine de yazıyorum. İşine yarayacak bir husus bile olsa, istifade eden bir kişi bile olsa kendimi bahtiyar sayacağım.
Sadreddin Erdebili’nin (1305-1392), Somuncu Baba’dan (1331-1412) başka; Somuncu Baba’nın, Hacı Bayram Veli’den (1352-1430) başka; Hacı Bayram Veli’nin, Akşemseddin’ den (1389-1459) başka; Akşemseddin’in, Fatih Sultan Mehmed’den (1432-1481) başka öğrencileri olmasa onlara yeterdi. Tarihte hayırla anılan bir öğrenci de bana yeter ama o bir öğrenciyi bulabilmek için -şair Fuzuli’nin (1495-1556) dediği gibi: “Zâyi olmaz gül temennasıyla vermek hâre su”3– binlerce öğrenciye emek vermek gerekiyor. Yine Mecdî’nin (v. 1591) ifade ettiği gibi: “Ve Yar içün her derd-i aġyâre tahammül eylerim. Bir gül-i zıbâ(güzel) içün insan verir bin hâre su.” (Yâr içün ağyâre minnet ettiğim ayb eylemen, bâğbân bir gül içün bin hâre hizmetkâr olur.)
Bir öğrenci için binlercesinin kahrı çekilir mi? Evet çekilir. Bu ifadem yanlış anlaşılmaya! Belki bana hakkını helal etmeyen öğrencim vardır ama benim hakkımı helal etmediğim öğrencim yoktur.
Şimdi........
