Vitrin Ölüleri

Egzoz kokulu şehrin, başkalarını yargılamaktan dili nasır bağlamış caddelerinde usul usul adımlarla yürüyen bir adam vardı. Yükü, ayaklarından ziyade omuzlarındaydı artık; saçlarının beyazı siyahından çok, ceketi eski ve yıpranmış; fakat asıl eskimiş olan, o ceketin içindeki bedeniydi. Kış güneşi görmemiş mermer kadar beyaz, damarları birer keder hattı gibi belirginleşmiş ellerini, besbelli tutacak bir el bulamayışının mahcubiyetiyle ceplerine gizliyordu. Parmak uçları, birer yabancı gibi içinden geçip giden dilsiz baharların hezeyanını taşır gibi titrek ve solgundu. Bakışları donuk; bir veda mektubunun son satırına hapsolmuş gibi tutsaktı… Kimseye dokunmuyor, kimsenin rızkına el uzatmıyor, kimsenin sahte parıltılı dünyasına göz dikmiyordu. Anca, debelenmesi bitmeyen içindeki enkazla meşguldü. Yıkıntıları, döküntüleri arasında bir hayat kurmuştu kendine.

Şu dünya denilen devasa panayırda, en büyük cürüm kendi içine hicret etmektir aslında. İnsanlar, senin aşılmaz duvarlarını aşamadıklarında korkarlar. Kendi içlerindeki fırtınaları bastıramadıklarından olsa gerek, senin durgun suyuna taş atıp, bulanıklığını görmek için can atarlar. Durup dururken sataşırlar; neden böyle giyindiğini, neden o masada bir başına tünediğini, neden onlar gibi eğreti tebessümler dağıtmadığını sorgularlar. Bakışlarıyla müebbede mahkûm eder, tezviratlarıyla infaz ederler.

O adam, üzerinde toplanan o meraklı ve isli nazarlara karşı başını kaldırdı bir akşamüstü. Göğüs kafesine dağılan vehim veren öksüz sızısıyla, sözleri Yılmaz Uzun’a ait olan, “Müslüm Baba’nın” efsane parçasını mırıldandı: “Yıkıla yıkıla yaşayan benim, geceler boyunca kahrolan benim… Çektiğim çileler kendime benim. Tutup da birine vurmaz ki elim…” Sahi, neden rahat bırakmazlar ki insanı? Bir cevher kendi........

© İnsaniyet