İstanbul Günlüğü (4): Boğaz’da Bir Yalı’nın Güne Düşürdüğü Sessizlik

İkindi suları yavaşça akşama eğilmişti. Balıkçılar oltalarını suya salmış, sessizce bekliyordu. Kimi misinasını düzeltiyor, kimi yemin telâşına düşüyor, kimi de vakti keraheti kolluyordu. Çayını, çöreğini alıp gelenlerin sessiz hazırlıkları; kestane ve mısır kokularına karışan hafif rüzgâr… Bütün bunlar, insanı kendi içine çağıran bir İstanbul dekorunu tamamlıyordu.

Bebek sahilinde, yalıların kaldırıma omuz verdiği dar ve hafif yokuşlu yolda yürüyordum. Kadim şehir İstanbul’un, belki de dünyanın bu emsalsiz köşesinin, geçmişin sesini bugünle usulca karıştırdığını hissediyordum. Sesler, suretler belirip kayboluyor gibiydi. İstanbul, ışığını, kokusunu ve asırlara direnen ihtişamını cömertçe sunuyordu.

Yalılar—irili ufaklı, beyazlı, mavili, çiçekli, ağaçlı—kaldırımlara küskün yüzlerini dönmüşlerdi. Boğaza ise gerçek çehrelerini gösteriyorlardı. Seyri mest eden güzellik ön cephelerinde saklıydı; sanki şehrin sırlarını yalnızca sulara fısıldıyorlardı.

Dikkatimi çeken bir yalı, asil bir yalnızlıkta suskunluğa batmıştı: Mustafa Zeki Paşa Yalısı. Boğazın iki yakasını birleştiren köprü, gerili bir yay gibi üzerinden geçiyor, yalıyı saran bir kuşak misali görkemini taçlandırıyordu. Önünde birkaç kişi fotoğraf çektiriyordu; ben taşlığa,........

© İnsaniyet