Şükür Psikolojisi

Günümüz insanının karşı karşıya kaldığı psikolojik rahatsızlıkların önemli sebeplerinden biri de şükür bilincinin zayıflaması ve sahip olunan nimetlerin fark edilememesidir. Oysa şükür hem ruhsal hem de zihinsel sağlık için temel bir denge unsurudur. Modern yaşamın hızlı temposu, sürekli “daha fazlası”na odaklı beklentiler, yapılan bitmek bilmeyen karşılaştırmalar ve maddî-tüketim odaklı yaklaşım, insanın şükür farkındalığını giderek aşındırmaktadır.

Psikolojik araştırmalar, şükürsüzlük ile çeşitli olumsuz psikolojik durumlar arasında güçlü ve anlamlı bir ilişki bulunduğunu ortaya koymaktadır. Şükür eksikliği, kişinin sahip olduklarını fark edememesine ve sürekli bir “yetmezlik” duygusu içinde yaşamasına yol açar. Bu durum, zamanla anksiyete ve depresyon riskini artırır, iç huzurun zedelenmesine sebep olur. Şükretmeyen birey, çoğu zaman olumsuzluklara odaklanır; bu da stres hormonu kortizol düzeylerinin yükselmesine neden olur. Oysa şükür hali, insan ruhu için stresi dengeleyen, azaltan fıtri bir mekanizmadır.

Şükürden uzak bir hayat süren kişi, nimetleri ve yaşanan tecrübeleri yüzeysel biçimde algılar; hayatın manevî güzelliklerini fark edemez. Bunun sonucu olarak, hayatın anlamı bulanıklaşır; içinde bulunulan süreçten tatmin olma ve huzur duygusu giderek azalır. Çünkü şükür, beyinde tehdit merkezini sakinleştirir; odaklanmayı, anlam üretimini ve duygusal düzenlemeyi güçlendirir. Modern nörobilim şunu söylemektedir: Şükürle başlayan bir zihin, daha güvenli, daha dayanıklı ve daha berrak çalışır.

Bütün bu olumsuzluklara karşı bir “reçete” olarak görülebilecek olan şükür, sözlükte Allah’ın verdiği nimetler karşısında duyulan memnuniyet ve minnettarlığın kalpte hissedilip dil ile ifade edilmesi öğrenme çıktısı olarak görünmesi anlamına gelir. Şükür, yalnızca nimete yönelen bir teşekkür değildir; nimetten önce nimeti vereni el-Mün‘im’i görme şuurudur. Süleyman Uludağ’ın ifadesiyle şükür, “nimet içinde nimeti vereni görme nimetidir.”  Bu yönüyle şükür, nimetin kendisinde takılı kalmayı değil; nimete tutunarak sahibine varmayı, nimeti Hakk’a götüren bir vesile hâline getirmeyi hedefler.

Açılış suresi olan Fâtiha’nın ilk kelimesi “Hamd”tir.  İlahi tercihle hikmet kitabında böyle dizayn edilmiş olması elbette bir tesadüf değildir. Kur’an, insan zihnini şikâyetle değil, yoklara değil, var olana odaklandırır, şükürle açılış yapar. Allah Rasülü “Hayat şartları sizinkinden daha aşağı olanlara bakınız.” (Müslim, Zühd 9) ifadesi ile maddi nimetlerde şükrün kapısının nasıl aralanacağını gösterir.  Manevi nimetler konusunda şükrün yolunu ise; “Kim din konusunda kendisinden üstün kimselere bakar ve onlar gibi olmaya çalışırsa (Tirmizî, Kıyamet 58) ifadesi yine şükretmenin en güzel yolunu gösterir. Zira ayağı şişene kadar ibadet eden şükreden kul profili [Buhârî, Tefsîru sûre (48), 2) olarak takdim edilen; bu hayatta “Her zaman ve zeminde sana hamdolsun. ” (Tirmizi, Deavat, 130; İbn Mace, Dua, 2) diyen Kutlu Nebinin hayatında hep şükredecek bir şeyler bulmak mümkündür.

Fâtiha’nın başındaki bu hamd, aslında insan beynine verilen ilk psikolojik talimattır: Önce şükret, sonra şükre vesile olacak şeyleri iste.

Şükür, insana bahşedilen akıl, kalp, duygu, düşünce ve bedenî kabiliyetlerin, yaratılış hikmetine uygun biçimde kullanılmasıdır. Çeşitleri itibarıyla şükür genellikle üç başlık altında ele alınır.  Kalbin (gönlün) şükrü, nimeti vereni görme ve idrak etme; lisanın şükrü, hamd ve senâ ile nimet sahibini dile getirme; uzuvların şükrü ise, nimetleri verenin çizdiği sınırlar içinde nimetleri meşru ve hikmetli şekilde kullanmaktır.

Kalple Şükür; nimetin gerçek sahibini bilmek, her türlü ihsanın Allah’tan geldiğini idrak etmektir. Bu idrak, insanın iç dünyasında güven, teslimiyet ve huzur doğurur.

Dille Şükür; nimeti vereni övgüyle anmak, hamd ve teşekkür ifadeleriyle bu bilinci görünür kılmaktır. Ancak dilde kalan bir şükür, kalple desteklenmediğinde yüzeysel bir tekrar olmaktan öteye geçemez.

Amelle Şükür ise, insana verilen imkânları yaratılış gayelerine uygun şekilde kullanmaktır. Sağlığı hayırda, bilgiyi hikmette, zamanı faydada değerlendirmek; şükrün hayata yansıyan en sahih biçimidir. Bu yönüyle şükür, pasif bir duygu değil, insanı dönüştüren aktif bir bilinç hâlidir.

Böyle bir şükür anlayışı, insanı sürekli talep eden, hiç doymayan bir varlık olmaktan çıkarır; sahip olduklarıyla derinleşen, anlam bulan ve huzura yaklaşan bir kul hâline getirir. Bu tasnif, şükrün yalnızca sözle ifade edilen bir hâl olmadığını; bilakis insanın bütün varlığıyla icra ettiği kuşatıcı bir kulluk biçimi olduğunu açıkça göstermektedir. Şükür, nimetlerin Allah’tan geldiğini bilerek; kalpte rızâyı, dilde hamdi, fiilde ise itaati esas alan bütüncül bir kulluk hâlidir. Tasavvufî anlayışta şükür, nimetin kendisine değil, nimeti verene yönelmeyi ifade eder. Bu bakımdan nimet, şükürle rahmete, şükürsüzlükle ise gaflete dönüşür. Hakk’ın nimetlerinden memnuniyet hali, O’nun memnuniyetinin rızasının bir göstergesi olması da umut vericidir.

İnsanın şükür yolculuğunun ilk adımı, nimeti fark etmektir. Kur’ân-ı Kerîm’de birçok ayette, Allah insanı nimete odaklanmaya davet eder. “Gökyüzüne bakmaz mı, yere bakmaz mı?” (Tekvir, 81/17-18) gibi sorular, insanın yaratılışındaki düzeni, nimetleri ve Allah’ın lütuflarını gözlemlemesini sağlar. Bu üslup, insanın günlük yaşamına uygun bir şekilde dizayn edilmiş misafirhane nimetine dikkat çekmeyi amaçlar; yani sıradan zannedilen hayatın içinde fark edilmesi gereken her nimet birer hatırlatıcıdır, şükrün davetiyesidir.

“Oku! Yaratan Rabbinin adıyla. O insanı bir alaktan yarattı. Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir.” (Alak, 96/1-3) Bu ayetler, insanı kendi yaratılışına, geçmişine ve kendisine verilmiş nimetlere dönüp yeniden bakmaya çağırır ki insan geçmişe yönelir; yaratılışından bugüne kadar kendisine bahşedilen bedensel, zihinsel ve ruhsal kabiliyetleri fark eder. Rabb’in keremini hatırlar İnsan, nimeti verenin Allah olduğunu hatırladıkça, şükür yolunda adımlamaya başlar. Böylece şükür yalnızca eldeki nimetleri değil, hayatın bütününde Rabb’in lütuflarını fark edecek bir hâle gelir. İnsan, geçmişte ve şu anda kendisine verilenleri fark ettikçe kalbi Allah’a yönelir ve şükür pratiği başlar. Geçmişe dönüp sahip olunanları fark etmek, günümüz psikolojisinin sesiyle minnettarlık ve doyum duygusunu artırır; anksiyete ve tatminsizligi azaltır. Yani şükür hem ruhu hem de zihni besleyen bir farkındalık yoludur.

“Şükür ki var ettin yoktan bu canı, Bir damla sudan da insan olmayı. Yüreğimde kutsal arayış hattın, Seni tanıdığım her âna şükür.”

Evet, tam olarak! Kur’ân’da sık sık insanın çevresine, doğaya ve diğer canlılara bakarak insana Allah’ın nimetlerini fark etmesi vurgusu yapar. İnsan sadece gökyüzüne, yeryüzüne değil, hayvanlara, bitkilere, yaratılmış her varlığa bakarak Allah’ın lütfunu görebilir. “Görmez misiniz, Allah’ın yarattığı her şeyi? O, rızkınızı gökten ve yerden indiriyor…” (Zümer, 39/21) Bu ayet, insanı çevresindeki tüm varlıklara dikkat kesilmeye çağırır; çünkü her varlık nimet ve hikmetle doludur. Hayvanlara bakmak, Allah’ın yaratışındaki denge ve merhameti fark etmek demektir. Nimeti sadece kendinde aramamak; çevredeki her canlıda Allah’ın lütfunu görmek, şükür bilincini genişletir. Nitekim şairin ifadesiyle “Âlemin insana hizmetkâr edilmesi de nimettir.”

Hâsılı, insan kendisine gelen nimete sevindiği gibi, sevdiklerine ulaşan lütuflarla da ferah bulur. Ağacının rahmet yağmuruyla dirilmesi, hizmetkâr hayvanların belâdan salim kalması, yakınlarının ilâhî ihsanlara mazhar olması; kalbi gamdan arındırır, ruhu mesrur eder.

Şükrettikçe şükretmenin de nimet olduğunu fark eder insan her nimeti görüp verenin merhametini şefkatini hissettiğinde her şey onu hatırlattığında bir sürur hisseder içinde ve şu İlahi nefhayı duyar gibi olur مَتَاعًا لَكُمْ “ sizin için” ( Abese, 80/32.)   hitabını duymakla da kendini değerli görmeye başlar. Günümüz psikolojisinde, doğa ve hayvanların varlığı, insana düşman değil hizmetkâr olduğu şeklinde dostane tutum, bakış açısı; stresi azaltan, iç huzuru artıran bir terapidir.

Hele sebeplerden değil de doğrudan doğruya nimetler Allah’tan bilinince, her nimet bambaşka bir değer kazanır. O’na duyulan sevgi ve güven, nimetlerin devamı adına itimat edilebilecek bir kapının varlığını hissettirir; bu da insana ayrı bir rahatlık verir. Doğrudan doğruya nimeti O Mâlik-i Hakikî’den alıyor gibi bir ruh hâli ise ne şahane iltifat ne büyük talihtir. Nimet içinde nimettir.اللَّهُمَّ أَعِنِّي عَلَىٰ ذِكْرِكَ، وَشُكْرِكَ bu Allah’ım! Seni hatırlayıp Sana şükretmemde… Bana yardım et (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/245) şeklinde Nebevi patentli dua burada ayrı bir anlam kazanır.

Her yeri nimetlerle kaplı görmeye başlayınca, görmenin de nimet olduğunu fark edince insan; Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır: gökyüzünü, yeri, canlıları, insanı. “Rahmeti her şeyi kuşatmıştır” (A‘râf, 7/156) İnsan çevresindeki iyilikleri ve güzellikleri fark ettikçe, kendini değerli görmeye başlar o memnuniyet ve huzur duygusu artar. Evet, rahmetin her yeri kapladığını idrak etmek, bireyi kaygı ve stres yerine minnettarlığa yönlendirir. “Her yeri kaplamış rahmet” bilinci, insanı nimeti fark etmeye, şükürle doldurmaya ve hayatın tüm yönlerinde Allah’a yönelmeye çağırır. Bu hem ruhî bir farkındalık hem de psikolojik bir iyileşme aracıdır.

“Baktığım, baktırdığın her yerde nimetlerin, Her yeri nimetleriyle kaplayan Sen olmalıydın. Hayâlen çekip verdim ne varsa bilebildiğim Senin. Sandım “hiç” oldum, Sen’siz hiçim! Anladım; her şeyin sahibi, hep’im Sen olmalıydın.”

Dahası fark edemedikleri nimetler karşısında fark ettikçe artan hayranlık son noktada وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً “O, gizli-açık nimetlerini bol bol size ihsan etmiştir.”( Lokmân 31/20)  ifadesi وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız da saymakla bitiremezsiniz.”( İbrâhîm 14/34) beyanı şakiri sevgiyle coşturur, ruhunda böyle bir dostun varlığı onu tarifsiz lezzetlere gark eder…

Bütün bu nimetleri ebedileştirme derdine düşer ve müjde bulur: لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وٌ “Eğer şükrederseniz Ben de nimetimi artırırım; (İbrâhîm 14/7) Şükretmenin en güzel numunesi olan Elçinin duasını hatırlar;

اَللّٰهُمَّ أَعِنِّي عَلٰى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ “Allahım! Seni anmam, Sana şükredebilmem ve Sana ibadetlerin en güzeliyle yönelebilmem için bana yardım et” ( Nesâî, Sehiv, 60)  duasının tam da ihtiyaç olduğu fark edilir ve ayrı bir nimettir.

Sonra verilen nimetleri sahibine hayalen iade etse görür ki, ben her şeyimi sana borçluyum der gördüğü her şeye şükreder… Bu da o ihsan ve lütufları bahşeden Zât’a karşı bizde senâ hislerini coşturur; coşturur ve وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ “Şimdi gel Rabbinin nimetini anlat da anlat!” gerçeğini ilan eder, “Sâni’-i Zülcelal’in masnuuyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım” der.

Evet, bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen her bir misafir olarak görürüz ki; Gayet keremkârane bir ziyafetgâh, gayet sanatkârane bir teşhirgâh ve gayet hayretkârane ve şevkengizane bir seyrangâh… Ve bu gönülden bir memnuniyet hali ile huzur soluklanır…

“Kalp atışı tesbih, her nefes gülistandır, Ne varsa âlemde güzel, doğru, hepsi Dost’tandır. Arayıp bulanların ruhu sevgi hastandır, Ebedî mutluluk umudu veren Rahmân’a şükür.” der ve umudu verene umut bağlar…

Evet, şükür yalnızca nimetin farkına varmak değil; nimette Nimet Sahibi’nin kudretini, rahmetini… Seyredebilme istidadıdır. İnsan, kalbini sebeplerin gürültüsünden arındırıp ihsanı doğrudan Hakk’a nispet ettiğinde, ruh sükûna erer. Zira şükür, kalbin dağınıklığını toplayan, insanı içten içe tamir eden bir hâl ilmidir, ruh bakımıdır.

Şükür ehli, varlığı sahiplenmez; emanet bilir. Bu idrak, nefsin yükünü hafifletir. Çünkü şükür, insanı “neden bende yok?” sorusundan kurtarıp “bana verilenin hikmeti nedir?” ufkuna taşır. Böylece kalpte haset değil kanaat, kaygı değil tevekkül kök salar. Bu manada şükür, kulun kendi kudret vehmini terk ederek acziyle huzur bulmasıdır.

Şükür derinleştikçe psikolojik bir dönüşüm yaşanır: Sevinç şımarıklığa, keder isyana dönüşmez. Nimet, kul ile Rabbi arasında bir perde değil; bir vuslat vesilesi olur. Bu hâl, insanı hem bollukta hem darlıkta dengede tutan içsel bir istikrar kazandırır.  Vaziyeti hali “nimette edep, yoklukta rıza” olarak isimlendirmişlerdir.

Neticede şükür; kalbi parlatan bir zikir, ruhu sakinleştiren bir teslimiyet ve insanı kendine değil Rabbine yaslayan bir diriliş hâlidir. Şükürle yaşayan insan, nimetlerin çokluğuyla değil; Nimet Sahibi’ne yakınlığıyla huzur bulur. İşte bu yakınlık, insan psikolojisinin erişmek istediği en sahih sükûnet, huzur halidir ve bir şükür olarak şükür ister…

1977 Kahramanmaraş doğumluyum. İlahiyat Meslek Dersleri öğretmeniyim. Kahramanmaraş İl Milli Eğitim Müdürlüğü Din Öğretimi Şubesi’nde görev yapmaktayım.


© İnsaniyet