Selamün aleyküm Sevgili Okur,

36. sayısıyla Tadımlık Kitaplar huzurlarınızda. Ekim ayı, eylül serinliğinin yerini yağmura ve soğuk havaya bırakmaya başladığı bir ay… Bağbozumunun son günleri aynı zamanda. Günlerin gittikçe kısaldığı ve gecelerin uzadığı bir aydayız. Vaktin bereketlendiğinin bir işareti aynı zamanda bu ay… Kitap fuarlarının, kültürel etkinliklerin yoğunlaştığı bir ay… İnsandan insana ilişkilerin ve temasın daha bir arttığı bir ay… Behçet Necatigil İlkteşrin (Ekim) şiirinde bu ayı, şöyle anlatıyor:

“Şu beyaz köpüklü deniz, / Hayra alamet değil. / İskele gazinosu erkenden / Işıklarını söndürdü.

İnsansız caddelerde / Yağmurlarda dolaşmak, / Yorar bu zayıf vücudu / Allah yardımcım olsun!” (Şiirler 1, Behçet Necatigil, Cem Yayınevi, İstanbul 1991, s. 19.)

Ekim ayı Nuri Pakdil’in, Fethi Gemuhluoğlu’nun Faik Ali Ozansoy’un, Kâtip Çelebi’nin, Sabri Esat Siyavuşgil’in, Edgar Allan Poe’nun, Henry Fielding’in, Yusuf Atılgan’ın, Jean Cocteau’nun, Metin Eloğlu’nun, Anatole France’ın, Cahit Sıtkı Tarancı’nın, Halikarnas Balıkçısı’nın, Nilgün Marmara’nın, Mustafa Seyit Sutüven’nin, Fakir Baykurt’un, Asaf Hâlet Çelebi’nin, Enis Behiç Koryürek’in, Hüseyin Cahit Yalçın’ın, Sabri Altınel’in, Jonathan Swift’ın, Kemalettin Tuğcu’nun, Pierre Corneille’in, Muazzez Tahsin Berkand’ın, Attila İlhan’ın, Aliya İzzetbegoviç’in, Pablo Picasso’nun, Ziya Gökalp’in, Ömer Asım Aksoy’un, Berna Moran’ın, Sennur Sezer’in, Çetin Altan’ın, Kastamonulu Latifi’nin, Behçet Kemal Çağlar’ın, Aziz Efendi’nin ve İbrahim Alaattin Gövsa’nın yanı sıra daha adlarını bilemediğimiz nice şair ve yazarın vefat ettiği bir ay…

Ekim ayı, yağmur ayı… köylerin ve kırsalın terk edilip kentlerin dolduğu bir ay… Eğitim öğretim faaliyetlerinin arttığı bir ay… Emeğin ve alın terinin karşılığını bulduğu bir ay… Okuma, anlama, konuşma ve yazma alışmalarının ivme kazandığı bir ay… Hazan yapraklarının döküldüğü bir ay… Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun Yüzüncü Yılı… Yüz yaşındaki bir devletin ikinci yüzyıl çalışmalarına başladığı bir ay… Rabbim bizleri rızası doğrultusunda sürdüren kullarından eylesin. Bütün zamanlarımızın bereketlenmesi dileğiyle Allah’a emanet olunuz.

Allah’ın selamı üzerinize olsun. Tüm Müslümanların birlik ve beraberlik içinde hareket etmesi duasıyla…. Allah bizleri razı olduğu kullarından eylesin.

1. 20. YÜZYIL BİYOGRAFİSİ, Roger Garaudy, düşünce anı, Fecr Yayınları, Ankara 1989.

17 Temmuz 1913’te Marsilya (Fransa)’da dünyaya gelen Roger Garaudy, 1933’te öğrenciyken Komünist Partisinin gençlik kollarına katıldı ve 37 yıl boyunca bu uğurda çalıştı. Sorbon Üniversitesi ile Moskova Bilimler Akademisi’nden felsefe doktoru unvanı aldı. Felsefe ve estetik profesörü oldu. Almanca, İngilizce, Rusça ve Arapça öğrenen Garaudy, 16 yıl parlamentoda değişik görevlerde bulundu. 1970’te Çekoslovakya’nın başkenti Prag’ın Ruslar tarafından işgalini eleştirdiği için Komünist Partisi’nden atıldı. İnanç ve düşünce arayışı 2 Temmuz 1982’de Müslümanlıkla sonuçlandı. Umreye gitti, Filistin davasına sahip çıktı. Yazı ve kitaplarıyla İsrail zulmünü eleştirdiği için Batı medyasında aforoz edildi, dışlandı, görmezden gelindi.

Estetik ve felsefe alanında yoğunlaşan Garaudy, Batı’nın Allah’ı bırakıp insanı tanrılaştırmasıyla büyük bir uçuruma yuvarlandığını ifade ediyor. Bunun sonucunda tüketim ekonomisini bütün dünyaya dayattığını ifade eden Garaudy, bu ekonomiye “Pazar tektanrıcılığı” adını verir. Garaudy, Allah’ı müstağni gören ve Vahyi kabul etmeyen Batı felsefesinin insanı hakikate ulaştıramayacağını ifade eder. Ona göre sanat, sanat bir insandan diğerine giden en kısa yoldur.

Altmışı aşkın eseri bulunan Garaudy, yirmiye yakın risale tarzı eserleri de eklenirse eserleri sekseni bulmaktadır. Yüzlerce mülakatı, konferansı ve hakkında yazılan tez bulunan yazar, Dünya düşünce tarihinin en önemli isimlerindendir. Eserleri kırktan fazla dile çevrilen Garudy’nin otuzu aşkın eseri de Türkçeye çevrilmiştir.

İslâm’ın Vadettikleri, (1984), Siyonizm Dosyası, (1983), Yirminci Yüzyıl Biyografisi, trc. (1998), İslâm’ın Aynası Camiler, (2013), Sevilla Bildirisi, (1985), İlâhî Mesajlar Toprağı Filistin, (2011), İslâm ve İnsanlığın Geleceği, (1990), Yaşanmış Şiir: Don Kişot, (2012), Hatıralar, Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum, (2005), Entegrizm, (1992), Yaşayan İslâm, (2000), İsrail Mitler ve Terör, (1996), Çöküşün Öncüsü ABD, (1997), Şahitlerim, (2006), Amerikan Efsanesi, (2002), Batı Terörü, (2007).

1989’da 20. Yüzyıl Biyografisi Garaudy’nin Felsefi Vasiyetleri adıyla yayımlanan eser, Batı’yı, Yahudiliği ve İslam’ı değerlendirdiği önemli bir düşünce eseridir. 30 Temmuz 1990’da Ankara’da satın almışım. O günden bu yana birkaç defa okuduğum nadir kitaplar arasındadır. Batı düşünce dünyasının arkaplanını ortaya koyan Garaudy, bu eseriyle kendi düşünsel vasiyetini de bizlere iletmektedir. Yeniden okuma gereği duyduğum eserde yazar, felsefenin hayatla iç içeliğini bize anlatır.

Kitabın “Sonuç” bölümünde yazar, İslam’ın bugünkü konumuna ilişkin şunları söylemektedir:

“Bugün İslam, doruğuna ulaştığı zamanda olduğundan daha büyük gelişme imkânlarına ve bakış açılarına sahiptir: Amerikan ve Sovyet modelinin ikili ve kesin iflası karşısında, bu ikili başarısızlık tarafından hayatı tehdit altında olan bir dünyaya yeni bir umut verebilir. «Ictihad»ı çaresiz bir çöküşe mahkûm edecek olan bütün karşı çıkışların ötesinde, kendisinin büyüklüğü olan hayat verici ilkelerini yeniden bulmasını bilirse, bunu yapabilir.

Hinduizm ve Budizm’in tersine, İslam, dünyanın bir kötülük olduğunu ve bireyler için kurtuluşun ondan kurtulmaktan ibaret olduğunu düşünmez.

Hıristiyanlığın tersine, «Sezar’a ait olanla Allah’a ait olanı karşı karşıya getirmez ve keşişlere özgü hayatı tavsiye etmez (LVII, 27).

İnanç ve hareket tek bir şeydir: Eylemin dış tezahür olduğu şeyin içi inançtır. Biri, diğeri olmaksızın varolamaz.

İçte olan hiçbir şekilde küçük görülmez: «İnsanlar kendi içlerindekini değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını değiştirmez.» (XIII, 11) «Ümmet», yani müslüman «toplum», evrensel ilke olarak, ırkla, toprakla, dil yahut kültürle değil, Allah’ın isteğini, bir iman toplumunu yeryüzünde gerçekleştirmek amacıyla tanımlanmış bir toplumdur.

Yeni gözlerle okunan Kur’an, o zaman gerçek büyüklüğü içinde ortaya çıkar: Son vahiy. Gerçek büyüklüğü, onu kendi dillerinde alanların, «kendine yeterliliğin» ve «muhteşem yalnızlığın utkucu dilini muhafaza ettiklerinden dolayı değil, tersine bütün bilgeliklerin ve önceki vahiylerin ona doğru yönelmelerindendir.

Doğanın bütün determinizmleri karşısında insanın aşkınlığını, insanların bütün düşüncelerinin, bütün eylemlerinin karşısında Allah’ın aşkınlığını haber veren bütün mesajlar onda özetlenir.

Bu dini, bugün nasılsa öyle değerlendirmeyeceğiz. İnsanın insanlaştırılmasına katkıları aracılığıyla ve son asrın geleneklerini öldürücü lafzına değil, başlangıçtan gelen vahyinin dinamizmine diriltici bağlılığı tekrar bulursa… insana getirebildiği şeyler aracılığıyla değer vereceğiz. Bin yıldan beri seçilmiş, her zaman aynı olan Kur’an kırıntıları anlatılmakla yetinmeyip, mesaj, canlı, organik bütünlüğü içinde tekrar okunursa… Vahyin ilahi sözü olan Kur’an, geleneklerin insani sözüyle karıştırılmazsa… Vahyedilmiş her ayetin, bir topluma, tarihinin bir anında ortaya çıkmış somut problemlere cevap vermek için indiği unutulmazsa… Bu ayetlerin sonsuz değerinin kesinlikle, soyut bir formül olmasından değil, canlı bir soruya canlı bir cevap olmasından ileri geldiği ve bugünümüzün canlı sorunlarına, ondan hareketle, bir cevap bulmaya bizi çağırmak için sonsuz uyarıcı değerini, on dört asır sonra, bizim için saklı tuttuğu unutulmazsa… Kur’ani metnin bize çok sık hatırlattığı gibi, aşkın bir Allah’ın, insanların dilini açan bir dille, gerçekliği bize hazır olarak vermek için değil, gerçekliği araştırmalarımızda bizi yönlendirmek için mesel diliyle konuştuğunu unutmazsak… Peygamberin arkadaşlarının, «iyi yönlenmiş Halifelerin (Hulefa-i Raşidin), geçmişin büyük Hukukçularının, yaratıcı sorumluluk içinde, Medine Toplumu’ndan çok farklı bir imparatorlukta kendi zamanlarının yepyeni problemlerine çözümler bulmasını becerdiklerini ve onlara bağlı olmanın, onların sözlerini tekrar etmek değil, onların örneklerini, sorumluluk isteyen ve yaratıcı girişimlerini taklit etmek olduğunu hatırlarsak… Onlar, Allah’ın doğru yolunda kendi zamanlarının problemlerini çözmesini bildiler; onlar, bize her yerde kullanılan reçeteler değil, yeminin karşısında kullanmak için bir metot ulaştırdılar.

İslam valnızca bu şekilde, canlı, evrensel, her şeye açık olabilecektir. Zaten bu onun ilkesidir.

Zamanımızın insanlarını ölümden kurtarmak için, insanlığın kaybolmuş boyutlarını; aşkınlık ve birlikteliği onlara hatırlatabilmesi, en evrensel din olarak, böyle olur.

Günümüz dünyasının ihtiyacı olduğu (aksi takdirde cezası yıkılmak olan) temel mesaj onda özet hâlinde bulunuyor.”

(20. Yüzyıl Biyografisi, s. 329-331)

2. TANIMSIZ, Halime Toros, hikâye, Damla Neşriyat, İstanbul 1990.

Halime Toros, 17 Temmuz 1960 Mersin-Namrun (Çamlıyayla) doğumlu. 1983 yılında lisansı bitiren Toros, 1988’de de yüksek lisansını tamamladı. TRT’de metin yazarlığı yaptı. İlk öyküsü Ruhi Abi, Doğuş Edebiyat’ta yayımlandı. Öykü ve yazılarını Dolunay, İkindiyazıları, Ütopya, Dergâh, Yeni Dergi, Birey ve Kardelen dergilerinde yayımlayan yazar, ilk öykü kitabı, Tanımsız’daki samimi anlatımı ve yalın diliyle dikkat çekmiştir.

Tanımsız ve Sahurla Gelen Erkekler adlı öykü kitaplarının yanı sıra Asya’nın Kandilleri adlı inceleme ve Halkaların Ezgisi adlı romanı da vardır. Türkiye Yazarlar Birliği 1990 Yılın Hikâyecisi ödülünü aldı. Asya’nın Kandilleri’nin TRT için belgesel çekimi yapıldı.

Damla Neşriyat Yayınları arasında 1990’da yayımlanan Tanımsız, kütüphaneme 30 Temmuz 1990’da girmiş. Kitapta Pıt Pıt, Teyzem, Betina, Farkedilmeyen, Kadın ve Çocuk, Goncagül’e, İstatistik Memuru, Çöp Gözlü Koca, Sözleşme, Bendeki Kadın, Hayal Menekşeler, Yaz Günleri Amerika, Veda, Bitiremediğim Tablo, Bir Hemşire Forması İntihar Etti, Hiç Bu Kadar ve Tanımsız adlı on yedi öykü vardır.

Halime Toros, Tanımsız’daki öykülerinde kadın sorunlarına değinmektedir. Özellikle taşradan büyük kente eğitim veya çalışma amaçlı gelen kadınların sıkıntılarını ve dünyasını anlatmaya çalışan Toros 1980’li yıllardaki Anadolu kadınının dünyasına ışık tutmaktadır.

Yazarın aynı zamanda kitabına isim olan ve başörtülü kadınların dramını anlatan Tanımsız adlı öyküsünü okumaya buyurun:

“- Biz başörtümüzü alnımızın üzerine düşürüp sokağa çıktığımızda…

– Kızılay’ın göbeğinde, kitapçılarda, üniversitelerde dolaşirken.

– İnsanlar dikkatle bizi izliyorlardı. Yürüyüşümüzdeki eda, oturuşumuzdaki edep, saçlarımızı örtünün altına sokuşturmaya çalışırken gösterdiğimiz gayret…

– Hangi kitabı tercih ettiğimiz, hangi gazeteyi okuduğumuz, nasıl giyindiğimiz…

– Her şeyimiz ama her şeyimiz denetleniyordu. Bu yüzden biz, sıradan insanların küçük hayatlarını oynuyor görünemezdik. Bu, bizi denetleyenlere karşı da çok ayıp olurdu.

– Ayıp olmasın diye biz, örtülerin, pardesülerin altına gizledik sıradan hayatlarımızı. Yüzümüz boş, örtülerimizin içi doluydu. Oraya kimse el süremez, göz dayayamazdı. Pembe kapaklı, eflatun çiçekli kitaplar bağırıyordu çünkü “Dokunmayın bacıma! bacımın… ” diye.

– Yatak odası kitaplar…

– Arap bacı… Uğurlugiller… Arap Bacı hayli saf. Biraz aptalca; konuşması bile bozuk.

– Aaa! Gerçekten mi? Bu kitabın yazarı bir kadın mı? Yani bu, bir erkeğin müsteari değil mi?

– Değil miymiş?… Doğrusu biz…

– Bak dinle, bayılacaksın. O gün Mualla indirimli satışlardan bir kazak almış. Hani su orta sınıf angorası dediklerinden. Bir görecektin, mutluluktan uçuyordu. O yün yığınının yumuşaklığını hissetmem için avuçlarıma uzattı. Ben de Mualia’nın sıradan hayatının sindiği kazağı avuçlarımda buruşturup buz kokulu ağzımdan bir nefes üfledim. Neşesi zar gibi incecik buz tabakaları halinde doluştu avucuma…

– Sonra araladın parmaklarını…

– Sonra araladım parmaklarımı Hıh, o sıradan neşesi ince tıkırtılarla döküldü. Mualla çaresizlikle yere uzattı ellerini. Değdiği her buz parçacığı suya dönüştü ama. Zırıl zırıl

ağladı, ağlattım.

– Biz de ağlıyoruz bacım, biz de ağlıyoruz. Canım vatanımız için…

– Nerden geldi o ses?

– Korkma, transformatör bunlar…

– Haa, şu trafodan gelen elektrikle lamba meselesi.

– Evet evet, tam da dediğin. Bunlar bizi hakikat çarpmasın diye transformatör görevi üstlenenler. Bizim beyinlerimiz yani.

– Hatipler, yazarlar, küçük örgütlenmelerin büyük zatları…

– Konumuz çevre, dersimiz temizlik. Vatanımızı temiz tutalım hanımlar. Kur’an-ı Azımüşşan’da da, hadislerde de temizliğe ne kadar önem verilir. Kapılarınızın önünü temiz tutun. Genç kızlarımız sanıyorlar ki başörtüsünden başka müslümanların bir problemi yok. Olur mu ya? Kapılarımızın önü var hanımlar! Pislik içinde kapılarımızın önü. Çöp ko- valarımıza çöp poşetleri alalım. Kalorifer böcekleri geziniyor evlerimizde. Merdivenler çamur içinde. Pislik içinde merdivenler.

Böcek olmasa şaşarım zaten Sonra eteklerimiz uzun. Sürünüyor di mi ya? Eteklerimiz sürünüyor. Güzelim vatan kıyılarımıza radyoaktif artıklar boşaltılıyor. Apolitiğiz hanımlar apolitiğiz. Olmaz!

– Sonra Mualla’yla iktidar, bağımlılık, tevhid gibi bir dizi konuda tartışmaya daldık.

– Efendim, bunlar Humeynici galiba…

– Ardından başörtülerimizle gösterişçi Müslümanlığın bir nesnesi olup olmadığımızı tartıştık. Başörtü onların Müslümanlıklarını pekiştiren bir şeydi toplumda. Yani bizler… Peki biz neyi pekiştiriyorduk?

– Zihnimi karıştırdın, dedi bana. Anlatma yeter! Başka zaman…

Yani hayatından kimseye taviz vermeyeceği, birazcık bencil olmasına ses çıkarılmayacağı, kocasının ayaklarımı uzatmış kitap okurken, “Bir çay demle, çocuk ağlıyor, ilgilen, ne biçim annesin sen” demeyeceği, ne biçim annesin sen, demeyecekleri, bir kitabı okurken aklının “NE BİÇİM OLMAMAK” için alınmamış sehpa tozlarında, yıkanmamış bulaşıklarda, çamaşırlarda, kocasının asılmış suratında, çocuğunun masum çehresinde kalmayacağı bir zamanda benimle konuşabilirmiş. Perdeyi araladım. Dışarıda kar yağıyordu. Hem de incecikten. Her yanı tül gibi kaplamıştı.

– Ne söyleyeceğini biliyorum ama böyle yazamazsın, böyle kuramazsın öykünü. Çıkıp dolaşmak… Gecenin bir saatinde… İnanılırlığı yok bir kere…

– Aman efendim deccalın gelmesi yakın. Bu kadınlar neler söylüyor böyle? İslam ahlakıyla ahlaklanmamış bu kadınlar. Şu kapılarının önünün pisliğine, şu kocalarına muamelelerine bakın! Ağaç bayramına bile karşıdır bunlar, Allah bilir ya?

– Peki ben de şöyle derim. Çıkıp dolaşalım dedim Mualla’ya. Bilmem ki, der o da: “Bu saatte? Hem Ahmet?” İçeriden Ahmet Abi’nin sesi gelir.

Çocuk ağlıyor, kalk ilgilen, der. Çıkıp karda dolaşacaktık, derim.

Yaa, çıkıp karda dolaşacaktık, der.

Belki biraz ferahlardı yüreğimiz, İnsanlar televizyonun son polisiye dizilerini izlerken, videosu olanlar filmin heyecanının arttığı son dakikalara kendilerini kaptırmışken…

Dur sonunu ben getireyim. Siz onlardan ve iş çıkışı Sakarya’da bir tek atan, gösterişli vitrinlere hayranlıkla bakan insanlardan ve cümlesinden farklı olabildiğiniz için veya farklı olmaya çalıştığımız için büyük bir hazla örtülerinizi okşayıp, biraz dolaşıp eve dönerdiniz. Mualla, çok üşüdük, bir çay demleyelim, derdi. Sabahın üçüne, dördüne kadar oturup dün- yayı değiştirirdiniz.

– Çok şeyler yapardık.

– Çok şeyler sabaha unutulmak üzere hep onikiden sonra yapılır.

– Ukalalık etme! Biz yapabilirdik belki. Ama Ahmet Abi’nin karnı acıkmıştı. Sonra, çocuk ağlıyordu. Mualla’dan hayır gelmeyeceğini anladım. (Onlar heyecanı kalmamış evliliklerini yaşayadursunlar, ben öyle angora kazaklarla hayattan hoşnut olmayan tedirgin insanlar bulmak üzere tüllü sokakları botumun çamurlu burunlarıyla tekmeleyerek yola çıktım.

– Bu öykü olmaz diyorum sana. Bu öyküyü sevmedim. Sonra kadınlar okumaz böyle kitapları. Öykünde yatak odası ışığı yok. Hani bir gece boyunca ağlayıp yüzü nurlanan, gerçekten gözleri kamaşanlar?

– Allah’ını seven söylesin. Şimdi bunlar Müslüman mı? Bunlar vatan düşmanı, aile düşmanı, erkek düşmanı… Provakatör mü bunlar ne? Ajan mı?

– Ne diyor bu?

– Bizler…

– Başörtülerimizi alnımıza düşürüp yaşayan insanlardanız. İnsanlardanız yani. ‘Kullardan bir kul’larız. Kötüyüz, iyiyiz, günahkârız, tövbekârız, zalimiz, güzeliz, çirkiniz…

– Susun yeter! Siz nesiniz böyle? Hani nerde değer yargılarınız? Ezin ezin onunla şeytani yönlerinizi.

Nerde kalmıştık hanımlar? Haa, evet. Ağaç dikmenin sevabı büyüktür. Gavurların mezarlıkları park gibi. İnsana saygı var orda, saygı, ağaç dikmenin sevabı…

– Hey güzelim. Hadi gel seninle namaz kılalım. Sadece namaz kılalım. Seninle bir “ân’a”

tutunalım. Bu, biraz sonra tutunacağımız bir başka “an’la birleşsin. Hadi gel, anlamh bir sorumluluk yüklenelim. O hikâye ustası ezan sesine yüreğini açık tutsa, “Nereden gelirse gelsin… İster denizden, ister kuştan, ottan… Hişt sesi gelmedi miydi fena” der miydi? Bak işte çağrılıyoruz. Gidelim mi?”

(Tanımsız, s. 93-96)

3. KUŞLARLA BİR HATIRA, Esma Polat, şiir, Uzam Yayınları, Ankara 2023.

Esma Polat, İzmir doğumlu. İlk, orta ve lise öğrenimini İzmir’de tamamlayan yazar, yüksek öğrenimini Ankara’da tamamladı. Türk-İslam edebiyatı alanında yüksek lisans ve doktora yapan yazar, bir eğitim kurumunda öğretmen olarak çalışıyor.

Şiar, Edebiyat Ortamı, Berdücesi, Gümüşkalem dergilerinde şiirleri yayımlanan şair, edebiyatımızın geleceğe ışık veren şairlerindendir. Kuşlarla Bir Hatıra şairin ilk şiir kitabıdır. Şiirlerinde insan-tabiat-hayat ilişkilerine yoğunlaşan Esma Polat, şiirsel yönünü ihmal etmezse güçlü bir şiir damarının temsilcisi olmaya aday.

Kuşlarla Bir Hatıra, 2023 yılı Ağustos’unda yayımlanan bir şiir kitabı. 14 Eylül 2023’te kütüphaneme giren bu eser, insanı tabiata ve iç dünyasına çağıran bir şiir kitabıdır. Kuşlarla Bir Hatıra, Kuşların Duasından ve Kuşların Şarkısından adlı iki ana bölümden oluşmaktadır. Kuşların Duasından adlı I. Bölüm’de on şiir, Kuşların Şarkısından adlı II. Bölüm’deyse on dört şiir vardır.

Esma Polat’ın şiir dünyasından tattırım niyetiyle kitaba da adını veren “Kuşlarla Bir Hatıra” adlı şiiri karşınızda:

KUŞLARLA BİR HATIRA

Yine öyle geçer misin hayal bahçelerinden Serin akşamlar vardı badem ağaçlarında Avlu dolusu leylak ellerinde solardı Henüz sararmış üzüm mavi boyanmış keten Ceylanların gözleriyle mühürlenmiş mektuplar

Anlamak büyütürdü cebindeki taşları Üşürdün yağmurların geniş balkonlarında Sormayı bilemezdin başın yere dönerdi Dünyayı yolculardın bir erguvan dalında

O rüyaya uyanmak şimdi bir mucizedir Eski zaman özení odalara doluşmuş Fincan dolusu bahar gülen gözler aşkına Kapıyı vurur saka güvercinleri uçmuş Kehribar akşamları parlatır kırık ayna Kaybolurken ofukta kuşlarla bir hatıra

(Kuşlarla Bir Hatıra, s. 47-48)

Tadımlık Kitaplar-36’nın sonuna geldik. Bu ay havalar iyice serinledi, güz kendini hissettirdi. Kış hazırlıkları yoğunlaşan evlerde yine ayrı ayrı telaşlar sardı aileleri. Aile sorumluluğuyla hareket eden anne-baba-çocuktan oluşan çekirdek aile eğitim öğretimin tatlı bir telaşında aynı zamanda. Ekonomik sıkıntılar dolayısıyla kışın gelmesini istemeyen ailelere de milletçe el atmak, üzerimize bir borçtur. Her hâlükârda şükreden olmak, her müminin temel şiarıdır. Şükretmeyen, rahmeti bulamaz çünkü. Rabbim bizleri şükreden kullarından eylesin. 1989, 1990 ve 2023’te yayımlanan tadımlık üç kitaptan tatlar sunduk. Artık bu kitaplar, bütünüyle lezzetlerine vakıf olmanız için sizleri bekliyor. Hayr üzere okumalar.

Allah’a emanet olunuz

The post Tadımlık Kitaplar – 36 first appeared on İnsaniyet.
QOSHE - Tadımlık Kitaplar – 36 - Murat Erdoğan
menu_open
Columnists Actual . Favourites . Archive
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Tadımlık Kitaplar – 36

4 0
11.10.2023

Selamün aleyküm Sevgili Okur,

36. sayısıyla Tadımlık Kitaplar huzurlarınızda. Ekim ayı, eylül serinliğinin yerini yağmura ve soğuk havaya bırakmaya başladığı bir ay… Bağbozumunun son günleri aynı zamanda. Günlerin gittikçe kısaldığı ve gecelerin uzadığı bir aydayız. Vaktin bereketlendiğinin bir işareti aynı zamanda bu ay… Kitap fuarlarının, kültürel etkinliklerin yoğunlaştığı bir ay… İnsandan insana ilişkilerin ve temasın daha bir arttığı bir ay… Behçet Necatigil İlkteşrin (Ekim) şiirinde bu ayı, şöyle anlatıyor:

“Şu beyaz köpüklü deniz, / Hayra alamet değil. / İskele gazinosu erkenden / Işıklarını söndürdü.

İnsansız caddelerde / Yağmurlarda dolaşmak, / Yorar bu zayıf vücudu / Allah yardımcım olsun!” (Şiirler 1, Behçet Necatigil, Cem Yayınevi, İstanbul 1991, s. 19.)

Ekim ayı Nuri Pakdil’in, Fethi Gemuhluoğlu’nun Faik Ali Ozansoy’un, Kâtip Çelebi’nin, Sabri Esat Siyavuşgil’in, Edgar Allan Poe’nun, Henry Fielding’in, Yusuf Atılgan’ın, Jean Cocteau’nun, Metin Eloğlu’nun, Anatole France’ın, Cahit Sıtkı Tarancı’nın, Halikarnas Balıkçısı’nın, Nilgün Marmara’nın, Mustafa Seyit Sutüven’nin, Fakir Baykurt’un, Asaf Hâlet Çelebi’nin, Enis Behiç Koryürek’in, Hüseyin Cahit Yalçın’ın, Sabri Altınel’in, Jonathan Swift’ın, Kemalettin Tuğcu’nun, Pierre Corneille’in, Muazzez Tahsin Berkand’ın, Attila İlhan’ın, Aliya İzzetbegoviç’in, Pablo Picasso’nun, Ziya Gökalp’in, Ömer Asım Aksoy’un, Berna Moran’ın, Sennur Sezer’in, Çetin Altan’ın, Kastamonulu Latifi’nin, Behçet Kemal Çağlar’ın, Aziz Efendi’nin ve İbrahim Alaattin Gövsa’nın yanı sıra daha adlarını bilemediğimiz nice şair ve yazarın vefat ettiği bir ay…

Ekim ayı, yağmur ayı… köylerin ve kırsalın terk edilip kentlerin dolduğu bir ay… Eğitim öğretim faaliyetlerinin arttığı bir ay… Emeğin ve alın terinin karşılığını bulduğu bir ay… Okuma, anlama, konuşma ve yazma alışmalarının ivme kazandığı bir ay… Hazan yapraklarının döküldüğü bir ay… Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun Yüzüncü Yılı… Yüz yaşındaki bir devletin ikinci yüzyıl çalışmalarına başladığı bir ay… Rabbim bizleri rızası doğrultusunda sürdüren kullarından eylesin. Bütün zamanlarımızın bereketlenmesi dileğiyle Allah’a emanet olunuz.

Allah’ın selamı üzerinize olsun. Tüm Müslümanların birlik ve beraberlik içinde hareket etmesi duasıyla…. Allah bizleri razı olduğu kullarından eylesin.

1. 20. YÜZYIL BİYOGRAFİSİ, Roger Garaudy, düşünce anı, Fecr Yayınları, Ankara 1989.

17 Temmuz 1913’te Marsilya (Fransa)’da dünyaya gelen Roger Garaudy, 1933’te öğrenciyken Komünist Partisinin gençlik kollarına katıldı ve 37 yıl boyunca bu uğurda çalıştı. Sorbon Üniversitesi ile Moskova Bilimler Akademisi’nden felsefe doktoru unvanı aldı. Felsefe ve estetik profesörü oldu. Almanca, İngilizce, Rusça ve Arapça öğrenen Garaudy, 16 yıl parlamentoda değişik görevlerde bulundu. 1970’te Çekoslovakya’nın başkenti Prag’ın Ruslar tarafından işgalini eleştirdiği için Komünist Partisi’nden atıldı. İnanç ve düşünce arayışı 2 Temmuz 1982’de Müslümanlıkla sonuçlandı. Umreye gitti, Filistin davasına sahip çıktı. Yazı ve kitaplarıyla İsrail zulmünü eleştirdiği için Batı medyasında aforoz edildi, dışlandı, görmezden gelindi.

Estetik ve felsefe alanında yoğunlaşan Garaudy, Batı’nın Allah’ı bırakıp insanı tanrılaştırmasıyla büyük bir uçuruma yuvarlandığını ifade ediyor. Bunun sonucunda tüketim ekonomisini bütün dünyaya dayattığını ifade eden Garaudy, bu ekonomiye “Pazar tektanrıcılığı” adını verir. Garaudy, Allah’ı müstağni gören ve Vahyi kabul etmeyen Batı felsefesinin insanı hakikate ulaştıramayacağını ifade eder. Ona göre sanat, sanat bir insandan diğerine giden en kısa yoldur.

Altmışı aşkın eseri bulunan Garaudy, yirmiye yakın risale tarzı eserleri de eklenirse eserleri sekseni bulmaktadır. Yüzlerce mülakatı, konferansı ve hakkında yazılan tez bulunan yazar, Dünya düşünce tarihinin en önemli isimlerindendir. Eserleri kırktan fazla dile çevrilen Garudy’nin otuzu aşkın eseri de Türkçeye çevrilmiştir.

İslâm’ın Vadettikleri, (1984), Siyonizm Dosyası, (1983), Yirminci Yüzyıl Biyografisi, trc. (1998), İslâm’ın Aynası Camiler, (2013), Sevilla Bildirisi, (1985), İlâhî Mesajlar Toprağı Filistin, (2011), İslâm ve İnsanlığın Geleceği, (1990), Yaşanmış Şiir: Don Kişot, (2012), Hatıralar, Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum, (2005), Entegrizm, (1992), Yaşayan İslâm, (2000), İsrail Mitler ve Terör, (1996), Çöküşün Öncüsü ABD, (1997), Şahitlerim, (2006), Amerikan Efsanesi, (2002), Batı Terörü, (2007).

1989’da 20. Yüzyıl Biyografisi Garaudy’nin Felsefi Vasiyetleri adıyla yayımlanan eser, Batı’yı, Yahudiliği ve İslam’ı değerlendirdiği önemli bir düşünce eseridir. 30 Temmuz 1990’da Ankara’da satın almışım. O günden bu yana birkaç defa okuduğum nadir kitaplar arasındadır. Batı düşünce dünyasının arkaplanını ortaya koyan Garaudy, bu eseriyle kendi düşünsel vasiyetini de bizlere iletmektedir. Yeniden okuma gereği duyduğum eserde yazar, felsefenin hayatla iç içeliğini bize anlatır.

Kitabın “Sonuç” bölümünde yazar, İslam’ın bugünkü konumuna ilişkin şunları söylemektedir:

“Bugün İslam, doruğuna ulaştığı zamanda olduğundan daha büyük gelişme imkânlarına ve bakış açılarına sahiptir: Amerikan ve Sovyet modelinin ikili ve kesin iflası karşısında, bu ikili başarısızlık tarafından hayatı tehdit altında olan bir dünyaya yeni bir umut verebilir. «Ictihad»ı çaresiz bir çöküşe mahkûm edecek olan bütün karşı çıkışların ötesinde, kendisinin büyüklüğü olan hayat verici ilkelerini yeniden bulmasını bilirse, bunu yapabilir.

Hinduizm ve Budizm’in tersine, İslam, dünyanın bir kötülük olduğunu ve bireyler için kurtuluşun ondan kurtulmaktan ibaret olduğunu düşünmez.

Hıristiyanlığın tersine, «Sezar’a ait olanla Allah’a ait olanı karşı karşıya getirmez ve keşişlere özgü hayatı tavsiye etmez (LVII, 27).

İnanç ve hareket tek bir şeydir: Eylemin dış tezahür olduğu şeyin içi inançtır. Biri, diğeri olmaksızın varolamaz.

İçte olan hiçbir şekilde küçük görülmez: «İnsanlar kendi içlerindekini değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını değiştirmez.» (XIII, 11) «Ümmet», yani müslüman «toplum», evrensel ilke olarak, ırkla, toprakla, dil yahut kültürle değil, Allah’ın isteğini, bir iman toplumunu yeryüzünde gerçekleştirmek amacıyla tanımlanmış bir toplumdur.

Yeni gözlerle okunan Kur’an, o zaman gerçek büyüklüğü içinde ortaya çıkar: Son vahiy. Gerçek büyüklüğü, onu kendi dillerinde alanların, «kendine yeterliliğin» ve «muhteşem yalnızlığın utkucu dilini muhafaza ettiklerinden dolayı değil, tersine bütün bilgeliklerin ve önceki vahiylerin ona doğru yönelmelerindendir.

Doğanın bütün determinizmleri karşısında insanın........

© İnsaniyet


Get it on Google Play