Selamün aleyküm Sevgili Okur,

Tadımlık Kitaplar 34 huzurlarınızda. Eylül, sonbaharın ilk ayı… Aynı zamanda bağbozumu ayı… Sıcaklıkların ardından serinliğin kendini hissettirdiği bir ay… İlköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretimin başladığı ay… Kışa yönelik hazırlıkların zirveye çıktığı bir ay… Sıla-yı rahim veya tatil ziyaretlerinden dönüldüğü bir ay… Aynı zamanda eylül hazan yapraklarının kendini bir aydır. Sedat Umran “Mevsim Dörtlükleri”şiirinin ‘Güz’ adlı kısmında duygularını şöyle anlatıyor:

Yoluyor ağaçların saçlarını / altın tarağıyla tarayarak güz / ışıktan çemberi kırılan gündüz / çeviriyor hüzün topaçlarını (Kara Işıldak, Sedat Umran, İz Yayıncılık, İstanbul 1993.)

Eylül ayı Şehriyar’ın, Samim Kocagöz’ün, Azra Erhat’ın, Refik Ahmet Sevengil’in, İtalo Calvino’nun, Yorgo Seferis’in, Ahmet Rasim’in, Oğuz Haluk Alplaçin’in, Celal Sılay’ın, Montaigne’nin, Şinasi’nin, Dante’nin, Baki Süha Edipoğlu’nun, Şukufe Nihal’in, Süleyman Nesip’in, Ali Nihat Tarlan’ın, Dinçer Sümer’in, Emin Özdemir’in, Şerif Mardin’in, Talip Apaydın’ın, Sencer Divitçioğlu’nun, Turgut Özakman’ın, Şerif Benekçi’nin, Joachim Fest’in, Oriana Fallaci’nin, Edward Said’in, Elia Kazan’ın, Dursun Akçam’ın, Muzaffer Uyguner’in, Mehmet Kemal Kurşunlu’nun, Karl Popper’ın, Tevfik Akdağ’ın, Sedad Hakkı Eldem’in, Sabri Altınel’in, Eugenio Montale’nin, J.R.R. Tolkien’in, François Mauriac’ın, Ali Mümtaz Arolat’ın, Burhan Toprak’ın, Andre Breton’un, Rıza Nur’un, Sully Prudhomme’nin, Emile Zola’nın, İvan Sergeyeviç Turgenyev’in, Emrah’ın, Walter Scott’un, Sabit’in, Anne Bradstreet’in, Ruşen Eşref Ünaydın’ın, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun, Pablo Neruda’nın, Neşet Ertaş’ın ve Metin And’ın yanı sıra bilemediğimiz daha nice şair ve yazarın vefat ettiği bir ay…

Eylül hazan ayı… Eğitim öğretimin başlangıç ayı… Mahsullerin toplandığı bereketli bir ay… Çocukların ve gençlerin öğrenme coşkusunun arttığı bir ay… Düğünlerin devam ettiği bir ay… Kente dönüşlerin bittiği bir ay… Rabbim bizleri her daim sırat-ı müstakim üzere olan kullarından eylesin. Hayatımızın daha bir anlam kazanması dileğiyle Allah’a emanet olunuz.

Allah’ın selamı üzerinize olsun. Tüm Müslümanlarla Allah rızası doğrultusunda kardeşlik bilincini pekiştirmek önemli görevlerimizdendir. Bu doğrultuda hareket edenlerden olmamız dileğiyle Allah’a emanet olunuz.

  1. ALİ FUAT BAŞGİL’İN HATIRALARI, Ali Fuat Başgil, hatıra, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1990.

1893 Samsun doğumlu Ali Fuat Başgil, ilkokulu Samsun’un Çarşamba ilçesinde Orta öğreniminin bir kısmını İstanbul’da yapar. Okulunu yarıda bırakarak dört yıl Kafkas Cephesinde savaşa katılan Başgil, öğreniminin diğer kısmını Fransa’da tamamlar. Hukuk, siyaset ve edebiyat öğrenimi görür Fransa’da. 1929’da Türkiye’ye dönen Başgil, 1930’da Ankara Hukuk Fakültesine doçent olarak atanır. Daha sonra İstanbul’daki fakültelerde öğretim üyeliği görevini sürdürür. 1960 ihtilalinden sonra görevinden uzaklaştırılan Başgil, 10 Nisan 1961’de emekliye ayrılır ve politikaya atılır. 17 Nisan 1967’de vefat eden Başgil’in kabri Karacaahmet mezarlığındadır.

Hukuk alanıyla siyasi ve sosyal alanlarda birçok esere imza atan Başgil, düşünce dünyamıza önemli katkılarda bulunmuştur. Demokrasinin ülkemize yerleşmesi uğrunda bedeller ödeyen Ali Fuat Başgil, vefat ettiği güne kadar mücadelesine devam eder.

Gençlerle Başbaşa (1949), Din ve Laiklik (1954), La Révolution Militaire de 1960 en Turquie “27 Mayıs İhtilâli ve Sebepleri” (1963), La Question des Detroits (Ses origines, son évolution, sa solution à la conférence de Lausanne, “Esas Teşkilât Hukuku Dersleri” (1928), Türkiye İş Hukuku (1940); Hukukun Ana Mesele ve Müesseseleri (1947); Vatandaş Hürriyeti ve Bunun Teminatı (1948); Cihan Sulhu ve İnsan Hakları (1948); Seçim Sistemimizin Kıymeti ve Eksikleri (1948); Türkçe Meselesi (1948); Demokrasi ve Hürriyet (1949); Devlet Nizamı ve Hukuk (1950); İlmin Işığında Günün Meseleleri (1960); Demokrasi Yolunda (1961). 1962’de İsviçre’de kaleme aldığı hâtıraları da Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in Hatıraları (İstanbul 1990) adıyla yayımlanmıştır.

Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in Hatıraları, Boğaziçi Yayınları arasında 1990 yılında çıkmış. Ağırlıklı olarak 1960 öncesi ve sonrası döneme ilişkin hatıralarına yer veren yazar, tarihimizin bu dönemine ilişkin önemli izlenimleri bize sunmaktadır. Ayrıca zaman zaman geçmişe dönüp çocukluk ve gençlik anılarına da değinir yazar.

1961 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmasına rağmen askerin baskısı sonucu adaylıktan çekilen Başgil, eserinde bu döneme ilişkin gelişmeleri de anlatır. Kütüphaneme 25 Ocak 2005 yılında giren Ali Fuat Başgil’in Hatıraları adlı eseri, bugünlerde yeniden okudum ve sizlerle bazı kesitleri paylaşmak istiyorum.

Hatıralarının ilk sayfalarında hatıraları hakkında şöyle der Başgil: “YAKIN MAZIDEN HATIRA KIRINTILARI: ÖNCE BİR ŞÜKRAN VE BİR BEYAN” İsviçre, Haziran 1962

İki ayı aşkın bir zaman Cenevre Üniversitesi göz kliniğinde yattım. Ameliyat geçirdim, tedavi gördüm ve birkaç an evvel, hamdolsun eski sıhhatime kavuşarak kliniği terk ettim. Bu geçen ızdıraplı zamanımda, gerek Türki- e’den telgraf ve mektupla, gerek Cenevre ve Lozan’dan bizzat ziyaretime gelerek bana geçmiş olsun tesellisinde bulunan dostlarıma ve sevenlerime şükranlarımı sunarım.

Yukarıdaki başlık altında, ömrümün son yirmi senesine alt bazı hatıralarımı en yakınlarından başlayıp uzaklara doğru inmek üzere neşretmek niyetindeyim. Maksadım sırf Türk tarihçisine küçük bir hizmette bulunabilmektir. Hatıralarda bazı tarih, isim ve mahal yanlışlıkları görülürse şimdiden af ve özür dilerim.”

“Perdesi Kapanan Dramın Muhasebesi” adlı yazısında yazar, 1960 İhtilaline yönelik şu değerlendirmeyi yapar:

“25 Ekim’de her şey olup geçmiştir. Halkımızın bir ümit ışığı daha sönmüş, Türk milletinin bir aralık uyanır gibi olan talihi, yeniden kâbuslu bir yola girmiştir. Bu dramda belki benim de gaflarım olmuştur. Bugün ne desek boştur.

Yalnız, perdesi kapanan dramda, demokratik cephenin Milletvekillerine düşen bir rol ve bir vazife yok mu idi, dersiniz? Ben, vardı sanıyorum. Gerçi. 25 Ekim Meclis toplantısında yüz altmış kadar menfi rey çıkmıştı. Bu da bir rol ve bir jestti. Kabul. Kâfi miydi? Bence, daha başka bir jest beklenirdi. Bunun ne olduğunu söylemek bana düşmez. Ben yalnız şunu diyeceğim:

– Politika bir güreştir. Bu güreşte rakibe yılgınlık göstermek ve yersiz taviz vermek, yenilmeyi daha başta kabullenmektir. Verilen taviz, tavizi doğurur ve tavizler silsilesi nerede biter bilinmez. Nitekim 25 Ekim’den sonra böyle olmuş, ilk taviz, tavizler doğurmuş, üçte iki kadar bir çoğunluğa sahip olan demokratik cephe partileri, Meclis’te üçte birin tokat ensesi olmuş. Tedbirler Kanununa bile rey vermiştir. Bunlar düşünmemişlerdir ki. apandisitli ilk krizin belirdiği zaman kesip atmakta ve sakalı el eline vermemek için kendinin bacağını ilk geceden ayırmakta fayda vardır.

Cesaret, hayatın her safhasında olduğu gibi, hatta her safhasından çok, politikada üstün bir meziyettir. İnsanın bu meziyete ulaşması için ilk basamakta, elindekini feda etmeyi göze alabilmesidir ki, buna feragat denir. Cesaret ve feragat, bu iki meziyete sahib olmayanların politika sahnesine girmeleri bir hatadır. Vaktile, demokrat iktidarın Meclis çoğunluğu bu meziyetlere sahib olduğunu gösterebilseydi, hem kendisini hatasına kurban etmez, hem de memlekette 27 Mayıs olmazdı.

Politikada hata ve gaflet, mimarlıktaki yanlış hesap gibidir. Affetmez, intikamını alır, Yanlış hesaplı bina gibi hatalı politika da çöker ve altında yalnız hatalılar değil, masumlar da ezilir. Vaktile, Hitler ve adamları, tanklı tüfekli ordularile Çekoslovakya üzerine yürüdükleri zaman, hata edip Garp cephesine dönmeselerdi istikamet Moskova diyebilselerdi, bugün Alman vatanının bir parçası Rus çizmesi altında kalmazdı.

Mutlu o insanlardır ki, ellerindekini millet yolunda feda etmek feragat ve cesaretine sahiptirler.”

(Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in Hatıraları, s. 110-111)

  1. KARLAR ALTINDA KÖRLER ÜLKESİ, Serhat Çelikel, roman, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2016.

Serhat Çelikel, 22 Şubat 1984 Tokat doğumlu. İlkokul, ortaokul ve liseyi Tokat’ta okuyan Çelikel Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Şiir, öykü, roman ve çevirileriyle dikkat çeken yazar, edebiyatımızın arayış içindeki yazarlarından biridir.

Şairin ilk kitabı Renkzaman 2009 yılında yayımlandı. Öykülerini bir araya getirdiği Pencere, 2012 yılında okuruyla buluştu. Karlar Altında Körler Ülkesi ise 2016 yılında yayımlanan ilk romanı. Bir dostluk hikayesini anlattığı ikinci romanı Masa, Bayrak, Sandalye ise 2022 yılında yayımlanmıştır. Çalışmaları Kitap-lık, Varlık, Yasakmeyve, Sıcak Nal, Lacivert, Yokluk, Yazılıkaya gibi dergilerde yayımlandı.

Yazar kendini “Hatırlamak ya da hatırlamaya değer şeyler yaşadığı duygusunu hakikiliğinden şüphe ettirmeyecek şekilde ortaya çıkarmak.” şeklinde niteler.

2016 yılında yayımlanan Karlar Altında Körler Ülkesi kütüphaneme 26 Kasım 2022’de girmiş. Ancak okuma imkânı buldum. Romanda 1930’lu yılların Kadıköy’ü anlatılıyor. Yirmi dört bölümden oluşan romanda bugün her tarafı beton kesilen Kadıköyü’nün 1930’lu yıllardaki tabiat güzellikleri insan ilişkileri çerçevesinde betimleniyor. Gelenek ile modern arasında tıkanmış bir yazarın aşk arayışı, okuru kucaklıyor. Bu romanı okuduktan sonra 1930’lu-1940’lı yılların Kadıköy’ünü anlattığı Kadıköyü’nün Romanı da okunmaya değer.

Buyurun yazarın kitabının adına da mülhem olan Karlar Altında Körler Ülkesi adlı 16. Bölümden bir kesiti okumaya:

“Sabah uyanır uyanmaz ilk iş, perdeyi araladım, kar başlamıştı. Fakat hiç umut vaat etmeyen, özelliksiz, toz gibi yağan kar, neşelendirmedi beni. Biraz yağar, yerler daha beyazlamadan erir gider, diye düşündüm. Kahvaltıya indim. Masa kalkmıştı, Çerkes bana bir tepsi hazırlıyordu. Asiye’nin reçellerinden de koydu biraz. Yengem, küçük Ayla’yı cama doğru kaldırmış “Bak kızım kar yağıyor!” diyordu, “Anne, şuna bak karı gördü nasıl da gülüyor” diyordu babaanneme de. “Daha bir şey göremiyordur ki” dedim. Babaannem de yengem de aldırmadılar. “Maşallah maşallah” diyorlardı. Babaannem “Sinek uçtu yağıyor, bu kardan bir şey olmaz” dedi, camdan göz ucuyla bakıp. “Allah dışarıda kalanların yardımcısı olsun” diye de ekledi, karlı havalarda, tuzu kurulara has bir mesuliyet hissiyle yaptığı gibi. Çini soba gürül gürül yanıyordu. Uzun zamandır, bir dakika bile boş kalmıyordu sobalar. Yemek odasına bir de kömür sobası kurulmuştu. Yengemlerin odasında, her odaya kurulmuş çini sobaya ek olarak salamandra bir soba daha vardı. Gaz sobası geçen kış denenmiş kimse tütmesinden memnun kalmamış, bir daha bahsi edilmemişti. Kalorifer tesisatından da gene çok masraflı olacağı için bu sene de vazgeçilmişti. İbrahim Efendi, bu sobalara yetişebilmek için ikide bir kömür getirdiğinden, kışın, yazları gözüktüğünden daha çok gözükürdü ortalıkta. Babaannem İbrahim Efendi’ye bir tekerleme bile uydurmuştu: “Yazın hayalet, kışın hararet” diyordu. İbrahim Efendi, iltifat mi, hiciv mi olduğunu kimsenin pek çıkaramadığı bu lafı duyunca “Sağ olun Hanımım, eksik olmayın” derdi, işini sağlama alarak. Kahvaltımı bitirip salonun, bahçeye, şimdi çırılçıplak kalmış ağaçlara bakan tarafında, bir koltuğa yerleştim. Julie’nin, yaz başında, yapraklarından kuşları göremediği ağaç, şimdi çaresiz, sanki cılız ellerini açıp da kışı atlatmanın derdine düşmüş gibiydi. Ufak bostanın da yeri bile belli değildi artık, fideler çürüyüp toprağa karışalı çok olmuş, arklar da güz yağmurlarıyla düzlenmiş, yerle bir olmuştu.

Murat ve Müjgan tiyatroya geçerken, bana da, Karlar Altında Körler Ülkesi’nin daktilo edilmiş bir nüshasını bıraktılar. “Uzunca bir oyun,” dedi Murat “ama altından kalkamayacağın bir şey değil. Saat üçteki buluşmayı da unutma.” Bu haftaki hikâyemi yazmıştım, Mürsel Behruz’un tercümesinden de pek bir şey kalmadığı için Murat in getirdiği oyunu okumak için masaya geçtim. Bir oturuşta baştan sona okuyup bitirdim. Bugüne kadar hiç oynanmadığına şaşırmıştım. Rüya Tiyatrosu belki beklediği sükseyi bu oyunla yakalayabilirdi. Eleni’nin hangi rolü, Ahmet’in hangi rolü alacağını ve nasıl oynayacaklarını, Müjgan’ın dikeceği kostümleri kafamda kurmaya çalıştım, sonra asıl işime geçip şunu nasıl tercüme ederim, bunu nasıl tercüme ederim, diye kara kara düşünürken, karın hızlandığını fark ettim. Sağa sola savrulan toz gibi kar gitmiş, yerine lapa lapa, tek bir istikamette inatla yağan kar başlamıştı. Bu sene hiç olmadığı kadar iri tanelerle, hızla atıştırıyordu. Oyunu hemen bir kenara atıp, hem sokağı hem Kuşdili’ni gören pencereye geçtim. Yarım saat geçmeden yer iki parmak tutmuştu bile. Yoğurtçu’daki ağaçlar kara boyun eğmiş, bembeyaz olmuş, derenin rengi koyu, tuhaf bir yeşile dönmüştü. Dere, taneleri iştahla yutuyor, dokunur dokunmaz eriyiveriyordu karlar. Bir süre sonra kar o kadar yoğunlaştı ki, Kuşdili’nden ötesi görünmez oldu. Hemen aşağıya indim. “Babaanne gördünüz mü?” dedim. “Fena, fena” dedi yengem ama bir yandan da hâlâ Ayla’ya etrafı, artık tutan karı gösteriyordu. Neşeliydi. “Yine bizimkiler bildi bak” dedi babaannem gururla. Bizimkiler dediği Kandilli’ydi. Kış başından beri Yeşilköy ve Kandilli arasında bir rekabet başlamıştı. Rasathanelerden biri yağacak, biri yağmayacak diyor, biri bahara hazırlanın, bir kömüre hücum edin, diyordu. İki büyük gazete de, aralarında çekişen rasathaneleri takım tutar gibi paylaşıp inatlaşmıştı ama kazanan, Mart’a kadar kesinlikle kar yağacağını, kışın dahaca bitmediğini söyleyen Kandilli’nin haberlerini veren Asır gazetesi olmuştu.”

(Karlar Altında Körler Ülkesi, s. 177-178)

  1. GÖĞEKİN (SATRANÇ DERSLERİ), İlhami Çiçek, şiir, Çiçek Pazarlama, Ankara 1991.

İlhami Çiçek, 1954 Erzurum doğumlu. Aile kökeni Kafkasya’ya dayanır. Destansı bir geleneğin anlatıldığı aile ortamı, Çiçek’i derinden etkiler. Âşıklık geleneğinden de beslenen şair, ortaokul yıllarında katıldığı şiir okuma yarışmasında elde ettiği birincilik milat olur. Lisedeyken kaleme aldığı “Otel Odası” adlı şiiri birincilik kazanır, Adımlar dergisinin açtığı yarışmada.

İlk ve ortaokulu Oltu’da, liseyi Erzurum’da bitirir. Erzurum’da Edebiyat Fakültesini bitiren Çiçek, 1978’de Kırıkkale Lisesinde edebiyat öğretmenliğine başlar. Bu sırada Nuri Pakdil’in yönettiği Edebiyat dergisiyle tanışır ve dergide şiirleri düzenli yayımlanır. Bu şiirleri “Satranç Dersleri” adıyla yayımlar. 1983 yılında askerlik yaptığı Tokat’ta hastalanır ve 14 Haziran 1983’te vefat eder. Rabbimden şairimize mağfiret dilerim. Vefatı ile Satranç Derslerinin yayımı aynı aya denk gelir.

Göğekin, şairin vefatından sonra 1991’de ailesinin yayımladığı bir İlhami Çiçek kitabı. Kitapta İlhami Çiçek’in Satranç Dersleri adlı şiir kitabıyla kitaplaşmamış şiirleri, kendisiyle yapılan bir konuşma ve öykülerinin yanı sıra İlhami Çiçek hakkında yazılan yazılar ile ona adanmış şiirler bulunmaktadır.

Göğekin’i 27Nisan 2003’te temin etmişim. Kütüphanemde kolay ulaşılacak bir yerde duran Göğekin’i zaman zaman okumak bir nevi tedavi işlevi görüyor insanda.

Şiir dünyasından kesitler vermek amacıyla şairin Satranç Dersleri I ile yayımlanan şairin ilk şiiri Otel Odası huzurlarınızda:

SATRANÇ DERSLERİ I

uzun bir nehirdir satranç
kıvrak ve uzatarak boynunu
nice güneş batışını yerinde görmüş boynunu
oysa veba tarihçileri bilmemişlerdir
her karenin bir karşıveba girişimi olduğunu

göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği
bir oyundur satranç

evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış

artık dönüş yoktur

kuşku bağışlanmasa da
tedirginlik doğal sayılabilir
ancak
yürümenin dışında bütün eylemlerin adı
kaçış kaçış kaçıştır

çapraz özgürlüklerinde filler
acılardan yapılmış bir alanda
ne zaman ki esrirler
yazsak defterlere sığar mıydı
şah açmazında vezirin ölümcül tutkusunu
yerine göre piyon da bir tufandır
içinde hep bir vezir sürekli mahzun
düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun
günbatımlarını çağrıştırır

hüznü uçlarından dolanıp
yalın sıçrayışlarıyla piyonlar arasından
ama cesur ama sevimli
açsa duyargalarını o tarihsel şiire
iyi bir oyuncu en çok atları sever

sen ey atını kaybeden oyuncu
bir ilkyazdan koca bir güz yontan adam
bırak oyunu

artık

öyle bir ıssızlık düşle ki içinde
yeryüzünü kişnesin
bizim atlar

(Göğekin, s. 21-22-23)

OTEL ODASI

Bir otel odasının karanlık köşesinde
Fırtınanın sesini andırıyor nefesim,
Karşımda saatin hüzünlü tiktakları
Karşımda ise beni parçalayan bir resim!

Tavanın bakışları gözlerime takılmış
Beni tehdit ediyor zalim yalnızlığıyla
Çilekeş kitaplarım konuşmuyorlar artık
İçimde gizli bir ses hükmediyor ki “ağla”

Donuk bir çeşme gibi sakin kırık sandalye
Sanki hasta bir nağme elimdeki defterim
Binbir anıyla dolmuş boşalmış küçük dolap
Hayatından usanmış kirli elbiselerim…

Bunalmaktan çürümüş zeytin çekirdekleri
Kuru oduna dönmüş masamdaki ekmekler…
Ulu… yüce Tanrıya her akşam söylediğim
Boğazımda birikmiş yarım kalmış dilekler…

Gene kederle yüklü örümcekli duvarlar
Hergün aynı ızdırap her gün aynı yaşantı
Gene geceye gebe çabuk biten sabahlar
Gene herşey kapkara, gene herşey kaskatı!

(Göğekin, s. 65)

Tadımlık Kitaplar-35’in de sonuna geldik. Eylül, ayların en hüzünlüsü. Kış hazırlıklarının başladığı ve köyden kente dönüşün yoğunlaştığı bir ay… Bu koşturmaca arasında tefekkürü unutmamak, iç dünyamıza kapılar aralamak insanın en önemli eylemi olsa gerek. Rabbim bizleri duyma ve düşünme hassasından ayrı bırakmasın. 1990, 2016 ve 1991’te yayımlanan tadımlık üç kitaptan numuneler sunduk.

Allah’a emanet olunuz.

The post Tadımlık Kitaplar – 35 first appeared on İnsaniyet.
QOSHE - Tadımlık Kitaplar – 35 - Murat Erdoğan
menu_open
Columnists Actual . Favourites . Archive
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Tadımlık Kitaplar – 35

6 0
08.09.2023

Selamün aleyküm Sevgili Okur,

Tadımlık Kitaplar 34 huzurlarınızda. Eylül, sonbaharın ilk ayı… Aynı zamanda bağbozumu ayı… Sıcaklıkların ardından serinliğin kendini hissettirdiği bir ay… İlköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretimin başladığı ay… Kışa yönelik hazırlıkların zirveye çıktığı bir ay… Sıla-yı rahim veya tatil ziyaretlerinden dönüldüğü bir ay… Aynı zamanda eylül hazan yapraklarının kendini bir aydır. Sedat Umran “Mevsim Dörtlükleri”şiirinin ‘Güz’ adlı kısmında duygularını şöyle anlatıyor:

Yoluyor ağaçların saçlarını / altın tarağıyla tarayarak güz / ışıktan çemberi kırılan gündüz / çeviriyor hüzün topaçlarını (Kara Işıldak, Sedat Umran, İz Yayıncılık, İstanbul 1993.)

Eylül ayı Şehriyar’ın, Samim Kocagöz’ün, Azra Erhat’ın, Refik Ahmet Sevengil’in, İtalo Calvino’nun, Yorgo Seferis’in, Ahmet Rasim’in, Oğuz Haluk Alplaçin’in, Celal Sılay’ın, Montaigne’nin, Şinasi’nin, Dante’nin, Baki Süha Edipoğlu’nun, Şukufe Nihal’in, Süleyman Nesip’in, Ali Nihat Tarlan’ın, Dinçer Sümer’in, Emin Özdemir’in, Şerif Mardin’in, Talip Apaydın’ın, Sencer Divitçioğlu’nun, Turgut Özakman’ın, Şerif Benekçi’nin, Joachim Fest’in, Oriana Fallaci’nin, Edward Said’in, Elia Kazan’ın, Dursun Akçam’ın, Muzaffer Uyguner’in, Mehmet Kemal Kurşunlu’nun, Karl Popper’ın, Tevfik Akdağ’ın, Sedad Hakkı Eldem’in, Sabri Altınel’in, Eugenio Montale’nin, J.R.R. Tolkien’in, François Mauriac’ın, Ali Mümtaz Arolat’ın, Burhan Toprak’ın, Andre Breton’un, Rıza Nur’un, Sully Prudhomme’nin, Emile Zola’nın, İvan Sergeyeviç Turgenyev’in, Emrah’ın, Walter Scott’un, Sabit’in, Anne Bradstreet’in, Ruşen Eşref Ünaydın’ın, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun, Pablo Neruda’nın, Neşet Ertaş’ın ve Metin And’ın yanı sıra bilemediğimiz daha nice şair ve yazarın vefat ettiği bir ay…

Eylül hazan ayı… Eğitim öğretimin başlangıç ayı… Mahsullerin toplandığı bereketli bir ay… Çocukların ve gençlerin öğrenme coşkusunun arttığı bir ay… Düğünlerin devam ettiği bir ay… Kente dönüşlerin bittiği bir ay… Rabbim bizleri her daim sırat-ı müstakim üzere olan kullarından eylesin. Hayatımızın daha bir anlam kazanması dileğiyle Allah’a emanet olunuz.

Allah’ın selamı üzerinize olsun. Tüm Müslümanlarla Allah rızası doğrultusunda kardeşlik bilincini pekiştirmek önemli görevlerimizdendir. Bu doğrultuda hareket edenlerden olmamız dileğiyle Allah’a emanet olunuz.

  • ALİ FUAT BAŞGİL’İN HATIRALARI, Ali Fuat Başgil, hatıra, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1990.
  • 1893 Samsun doğumlu Ali Fuat Başgil, ilkokulu Samsun’un Çarşamba ilçesinde Orta öğreniminin bir kısmını İstanbul’da yapar. Okulunu yarıda bırakarak dört yıl Kafkas Cephesinde savaşa katılan Başgil, öğreniminin diğer kısmını Fransa’da tamamlar. Hukuk, siyaset ve edebiyat öğrenimi görür Fransa’da. 1929’da Türkiye’ye dönen Başgil, 1930’da Ankara Hukuk Fakültesine doçent olarak atanır. Daha sonra İstanbul’daki fakültelerde öğretim üyeliği görevini sürdürür. 1960 ihtilalinden sonra görevinden uzaklaştırılan Başgil, 10 Nisan 1961’de emekliye ayrılır ve politikaya atılır. 17 Nisan 1967’de vefat eden Başgil’in kabri Karacaahmet mezarlığındadır.

    Hukuk alanıyla siyasi ve sosyal alanlarda birçok esere imza atan Başgil, düşünce dünyamıza önemli katkılarda bulunmuştur. Demokrasinin ülkemize yerleşmesi uğrunda bedeller ödeyen Ali Fuat Başgil, vefat ettiği güne kadar mücadelesine devam eder.

    Gençlerle Başbaşa (1949), Din ve Laiklik (1954), La Révolution Militaire de 1960 en Turquie “27 Mayıs İhtilâli ve Sebepleri” (1963), La Question des Detroits (Ses origines, son évolution, sa solution à la conférence de Lausanne, “Esas Teşkilât Hukuku Dersleri” (1928), Türkiye İş Hukuku (1940); Hukukun Ana Mesele ve Müesseseleri (1947); Vatandaş Hürriyeti ve Bunun Teminatı (1948); Cihan Sulhu ve İnsan Hakları (1948); Seçim Sistemimizin Kıymeti ve Eksikleri (1948); Türkçe Meselesi (1948); Demokrasi ve Hürriyet (1949); Devlet Nizamı ve Hukuk (1950); İlmin Işığında Günün Meseleleri (1960); Demokrasi Yolunda (1961). 1962’de İsviçre’de kaleme aldığı hâtıraları da Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in Hatıraları (İstanbul 1990) adıyla yayımlanmıştır.

    Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in Hatıraları, Boğaziçi Yayınları arasında 1990 yılında çıkmış. Ağırlıklı olarak 1960 öncesi ve sonrası döneme ilişkin hatıralarına yer veren yazar, tarihimizin bu dönemine ilişkin önemli izlenimleri bize sunmaktadır. Ayrıca zaman zaman geçmişe dönüp çocukluk ve gençlik anılarına da değinir yazar.

    1961 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmasına rağmen askerin baskısı sonucu adaylıktan çekilen Başgil, eserinde bu döneme ilişkin gelişmeleri de anlatır. Kütüphaneme 25 Ocak 2005 yılında giren Ali Fuat Başgil’in Hatıraları adlı eseri, bugünlerde yeniden okudum ve sizlerle bazı kesitleri paylaşmak istiyorum.

    Hatıralarının ilk sayfalarında hatıraları hakkında şöyle der Başgil: “YAKIN MAZIDEN HATIRA KIRINTILARI: ÖNCE BİR ŞÜKRAN VE BİR BEYAN” İsviçre, Haziran 1962

    İki ayı aşkın bir zaman Cenevre Üniversitesi göz kliniğinde yattım. Ameliyat geçirdim, tedavi gördüm ve birkaç an evvel, hamdolsun eski sıhhatime kavuşarak kliniği terk ettim. Bu geçen ızdıraplı zamanımda, gerek Türki- e’den telgraf ve mektupla, gerek Cenevre ve Lozan’dan bizzat ziyaretime gelerek bana geçmiş olsun tesellisinde bulunan dostlarıma ve sevenlerime şükranlarımı sunarım.

    Yukarıdaki başlık altında, ömrümün son yirmi senesine alt bazı hatıralarımı en yakınlarından başlayıp uzaklara doğru inmek üzere neşretmek niyetindeyim. Maksadım sırf Türk tarihçisine küçük bir hizmette bulunabilmektir. Hatıralarda bazı tarih, isim ve mahal yanlışlıkları görülürse şimdiden af ve özür dilerim.”

    “Perdesi Kapanan Dramın Muhasebesi” adlı yazısında yazar, 1960 İhtilaline yönelik şu değerlendirmeyi yapar:

    “25 Ekim’de her şey olup geçmiştir. Halkımızın bir ümit ışığı daha sönmüş, Türk milletinin bir aralık uyanır gibi olan talihi, yeniden kâbuslu bir yola girmiştir. Bu dramda belki benim de gaflarım olmuştur. Bugün ne desek boştur.

    Yalnız, perdesi kapanan dramda, demokratik cephenin Milletvekillerine düşen bir........

    © İnsaniyet


    Get it on Google Play