Cevat Akşit Hocaefendi Üzerine Oğlu Dt. M. Sıddık Akşit ile… Güler Yüzlü, Tatlı Dilli Bir Hocaefendi…

Onu ekranlarda görüp de tebessüm etmeyen, “bu tatlı hocaefendi acaba neler anlatacak?” demeyen yok gibidir. Hep güler yüzüyle milyonlara hitap etti, ediyor.

Bir âlim, mutasavvıf, akademisyen, girişimci, yönetici, sivil toplumcu, tebliğci kimliğiyle milyonların sevgisini kazanmış, ilgiyle takip edilen biri.

Çalışmaları sadece ülkemizle sınırlı olmayıp yurt dışında özellikle de Kırgızistan’da, Hanefi mezhebinin büyük âlimi, ikinci İmam Azam diye bilinen İmam Serahsi üzerine büyük mektepler açarak talebeler yetiştirmeye devam ediyor.

Babalar ve Çocuklar serisinde Prof. Dr. Cevat Akşit Hocamızı ve baba özelliklerini kıymetli evladı Dt. Mehmet Sıddık Akşit ile konuştuk.

Babanız ekranlardan çok sevecen, muhabbetli bir isim olarak tanınıyor. Böyle bir babanın evlatları için büyük bir lütuf olduğu söylenebilir. Peki babanız evde de güler yüzlü ve neşeli midir?

Evet, genellikle çok nüktedan, cana yakın, güler yüzlü ve neşeli biridir. Ama bazı prensipleri vardır; onlardan asla ödün vermez. O konularda çok ciddi ve katıdır. Evde de ekranda göründüğünden daha sevecen bir babamız var. Allah’a (cc) bizi böyle bir babaya evlat kıldığı için şükrediyorum.

Sizin yanlış yaptığınız durumlarda babanızın tepkisi nasıl olur? Kızar mı, anlayışla mı karşılar, yoksa hatanın türüne göre mi değişir?

Ne yaptığımıza bağlı. Kızmanın da ötesinde çok ciddi tepkiler verebilir. Eğer bir şey şeriata uygunsa anlayışla karşılar. Sadece fikir ayrılığı veya uygulamada farklılık varsa ve bu şeriata uygunsa, yanlış bir şey yoksa bizim dediğimizi kabul eder, kendi fikrinden vazgeçer.

Ama bir şey şeriata, sisteme uygun değilse asla kabul etmez; kızmanın ötesinde yaptırımlar uygular.

Mesela kendi hayatımdan bir örnek vereyim:

Askerliği yapacağım dönemde Mekke’de Kâbe’nin müezzini Muhammed Ramul Hoca Türkiye’ye geliyordu, Hocaefendi’yi seviyordu. Hatta kardeşim Mahmut beyin düğününe de gelmişti. Bana, “Suudi Arabistan’da sana oturum ayarlayayım, altı ayda bir gelir gidersin hem umreyi kolay yaparsın hem de askerliği kısaltırsın.” demişti. O zaman paralı askerlik pek yoktu; bu anlattığım yıllar 89-90 civarı. Sadece Almanya’da, yurt dışında çalışanlara bazı imkânlar vardı, Türkiye’dekilere yoktu.

“Yurt dışında oturumun olursa askerliği kısa yaparsın.” diye bana böyle bir teklif geldi. Bunu Hocaefendi’ye söylediğimde öyle anormal bir tepki verdi ki: “Defol git, senin gibi evladım yok. Böyle bir şey yaparsan gözüme gözükme. Askerliği herkes gibi yapacaksın, kesinlikle torpil karıştırmayacaksın.” dedi.

Ben de “Bu torpil değil, kanuni bir hak.” dedim. “Hayır.” dedi. Kardeşim Mahmut o zaman Amerika’da doktora yapıyordu. “Mahmut böyle bir şey yapıyor.” dedim.

“Onunki uydurma değil. O zaten yurt dışında, o bu kanundan faydalanır. Sen kanundan faydalanmak için oturum alacaksın; bu torpildir. Bir daha gözüme gözükme.” dedi. Tabi ben de babamın sözünü tuttum yurt dışı oturum almadım. Ancak öyle dua etmiş ki bana, benim dönemdeki yedek subay doktor adayları içinde yapılan sınavlarda birinci oldum. O dönemde terör nedeniyle her gün ortalama 10 askerimiz şehit oluyor ve görev yerleri çoğunlukla terör bölgeleri oluyordu. Ben diş hekimi yedek subay adayları içinde birinci olunca, kurraya girmeden kanuni hakkım ile istediğim görev yerine (evime yakın, İstanbul Beylerbeyi Deniz Astsubay okulu diş tabipliği) atandım.

Yani bu gibi konularda tepkisi fevkalade sert olabiliyor.

Cevat Akşit Hocamızın “baba duası” meselesi var. Küçükken cereyan eden bir olaydan söz ediliyor. Onu aktarabilir misiniz? Baba duası almanın ehemmiyetine bu vesileyle değinebilir miyiz?

Babam ailenin en küçük evladı. Ailede öyle farklı bir yaş skalası var ki en büyük halamın evlatlarından babamla yaşıt veya büyük olanlar var. Yani Babamdan büyük yeğenleri var, bu yüzden babama dayı diyorlar ama yaşları babamdan büyük. Babam onlara “abla” diyor.

Dedem bildiğim kadarıyla 63 yaşında vefat etmiş. Babam da dedem ölmeden 3-5 yıl önce dünyaya gelmiş. Yani dedem 60’lı yaşlara yakın iken babam olmuş.

Babam en küçük çocuk olduğu için dedem hastalığında, ölüm döşeğindeyken çocuk olarak onun üstüne çıkıp sarılmak istemiş. Dedem nineme, “Mustafa’yı al benim üstümden; şimdi onunla ilgilenecek durumda değilim, sıkıntım çok.” demiş.

Ninem, “Ama bak bu çocuk seninle olmak istiyor.” deyince dedem, “Tamam Hanım, benim Mustafa’ya duam yeter.” demiş. Bu dua babam üzerinden bize intikal eden baba duasının, o kökten gelen duanın bir tezahürü. Babam bu hususu şöyle anlatır:

“Ben bu duanın bereketini ve gücünü tüm hayatım boyunca çok güçlü şekilde gördüm. Çünkü ben yetim büyüdüm, babam vefat etmişti, param ve imkânım kısıtlıydı. Okumak için gittiğim Isparta İmam Hatip Lisesine ev veya yurt param olmadığı için havalar soğuyana kadar bir ay parkta yattım, sonra ucuz kenar mahallede ev bulup birkaç arkadaş tutuk. İstanbul İmam Hatip Lisesine naklettiğimde de Sirkeci’de bir fırıncı köylümüzün un çuvalları arasında kaldım. Annem yün eğirip parasını bana gönderirdi. Ama bütün okullarda birinci oldum, derslerim çok iyi idi. Müezzinlik imtihanını 3.lükle kazandım. Hakkım Fatih Camii müezzinliği idi. Müftü çok istese de benim de amcam Baha Akşit iktidar partisinin grup başkanvekili ve Menderes’in yakın arkadaşı olsa da beni hakkım olan Fatih Camiine tayin edemediler. Zeyrek Ümmü Gülsüm Camiine Mehmet Zahid Kotku Hazretleri’nin yanına tayin edildim. Bu öyle bir dönüm noktası oldu ki, bir anda maddi manevi zenginliğe kavuştum. Tayinim ile ilk kez ikindi vakti Zeyrek camiine gittiğimde, ben adımı söylemeden Mehmet Zahid Kotku Hazretleri benim elimi sıkıca tuttu ve gözlerime bakarak adım ile hitap ederek, “Mustafa sağda solda dolaşma, boşuna uğraşma, (Hakkım olan Fatih Cami müezzinlik tayini için) dedelerin ve baban seni bana emanet etti, seni ben yetiştireceğim oğlum” dedi. Halbuki babam öleli yıllar olmuş ve hiç görüşmemişlerdi. O zaman anladım ki babam ve dedelerimle mana aleminde Mehmet Zahid Kotku Hazretleri görüşmüş, babamın duası burada ortaya çıktı. Sonrasında Mehmet Zahid Kotku Hazretleri bizzat özel dersler vererek beni yetiştirdi. Zamanın en iyi alimleri Ahmet Hamdi Akseki, Ömer Nasuhi Bilmen gibi hocalardan ders aldırdı, yemeğimi hatta giyeceğim elbiseye kadar Mehmet Zahid Kotku Hazretleri ve ailesi verirdi. Mehmet Zahid Kotku Hazretleri, hacıanne ve ailenin bende hakkı ve emeği çoktur, Allah (cc) onlardan razı olsun, rahmet eylesin.”

Babam Mehmet Zahid Kotku ile tanışmasında nasıl babasının duasını görüp hissetti ise hayatının böyle dönüm noktalarında ve zorluklardan feraha çıkışta fevkaladelikler görüp hep babasının duasını hissedip hatırlamış.

Sizin babanıza olan yakınlığınız, muhabbetiniz, beraberliğiniz nasıldır? Çocukluk ve gençlik döneminde babanızla ilişkinizi nasıl hatırlıyorsunuz?

Babam öyle ilginç bir baba ki…Çocukluk yıllarımı hatırlıyorum, rahmetli annemin babası (dedem) Sarayköy vaiziymiş, hocaymış. Babamla annem evlendikten kısa süre sonra o da vefat etmiş ama evlenirken babama şöyle demiş:

“Oğlum, mobilyalar çok pahalı. Sen memursun, İstanbul’a, İzmir’e tayinin çıkar, oraya buraya gidersin. Daha basit şeyler alalım, bu parayla arsa alalım, başka şeyler alalım.”

Babam ise annemle birlikte, “biz en iyisinden alalım, mobilyalarımız güzel olsun.” demiş. Hakikaten o zamana göre çok kaliteli, değerli mobilyalar alınmış.

Biz ilkokul çağına geldiğimizde babam o kıymetli koltukları devirir, ev gibi yapar, içine girerdi; bizimle mobilyaların içinde evcilik oynardı. O sırada babam, şu anki ilahiyat fakültesi dekanı statüsünde, İslam enstitüsü müdürüydü. Yani bir dekan olarak bizimle evcilik oynuyordu.

Daha ileriki yaşlarda, lise ve üniversite çağlarına geldiğimizde de hep sonradan anladık ki; bizi yalnız bırakmamak, sokağa salmamak için hafta sonlarında bizimle gezerdi. Arabasına römork taktırmıştı, ruhsat almıştı. O römork açılınca içinde iki, üç odalı çadır gibi bir yapı çıkıyordu. Sahil kenarına, değişik yerlere bizi birlikte götürürdü; denize girerdik, beraber top oynardık.

Sonradan anlıyoruz ki eğer bizimle bire bir ilgilenmeseydi, bizim yaş grubumuzdan başka arkadaşlarımız kahvehanelerde, yanlış yerlerde, yanlış arkadaşlarla vakit geçirdiler. Babamız çocukluğumuzdan beri hem eğitimimizle hem oyunumuzla bizzat ilgilendi, bizi hiç boş bırakmadı.

Şimdi Hocaefendi emekli. Sizler, çocuklar, torunlar ne ölçüde bir araya gelebiliyorsunuz? Aile muhabbeti nasıl devam ediyor?

Hocaefendi emekli olduğunu “daha çok çalışmak için” söyledi. Abartmıyorum, bugün hepinizden daha çok çalışıyor ve daha az uyuyor. Onun uyku ve çalışma temposuna hiçbir kardeşimiz dayanamaz. Ondan sonra en çok çalışan kardeşim Mahmut’tur; en tembelleri benim. Ama ben bile 5-6 saatten fazla nadiren uyurum.

Şu an babamın yeri İstanbul’da, sabit; ama biz Mahmut’la birlikte çok dışarıya gidip geliyoruz. Buna rağmen babamın bence fikri dahiyane bir fikirdi: Bütün kardeşlerimle aynı binadayız. Covid döneminde herkes birbirini göremezken bile babam istediği zaman, aynı binada olduğumuz için maskelerimizi takıp 15 dakika içinde bir telefonla hepimiz toplanabiliyorduk.

Bugün, evlatlarını evlendikten sonra bile 15 dakikada toplayabilen kaç baba var bilmiyorum? Bunların hepsi çok önceden planlanmış; herkesi bir arada tutacak bağlar kurulmuş. Çünkü dışarıdan gelen gelinler, damatlar var, aileye katılanlar var; herkesin kendine göre istekleri, arzuları var. Bunların hepsini tatmin edip bir arada tutmak çok zor. Babam bunların hepsini ince ince ilmek gibi işlemiş, herkes bir arada kalabiliyor, birlikte yaşamayı sürdürebiliyor.

Bu sebeple babamın bizi bir arada tutmasından dolayı sabah akşam babamı görmemiz mümkün Elhamdülillah.

Sizler 400 yıllık bir ilim geleneğinin, medrese halkalarının devamısınız. Cevat Akşit Hocamız da amcasından okuyarak, bin bir yokluk ve zahmet içinde, az önce de belirttiğiniz gibi un çuvalları üzerinde yatarak, parklarda geceleyerek; ardından İstanbul İmam Hatip, İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü ve İstanbul Hukuk Fakültesi ile ilim dünyasına giriyor. Bu hikâye bizim için çok öğretici ama evlatları olarak sizde nasıl bir tesir bıraktı? Hocamızın eğitim süreci ve aile geleneği hakkında neler söylersiniz?

Ben hayatım boyunca babamın, Hocaefendi’nin sürekli ilimle, öğrenci yetiştirmekle, kitap yazmakla; İslam enstitüsü müdürlüğü, imam hatip öğretmenliği, üniversite hocalığı gibi görevlerle hep eğitimle uğraştığını gördüm. Daha çok çalışmak için emekli olduğunu söylemişti; gerçekten de emekliliğini çalışmaya daha çok zaman ayırmak için kullandı.

Bu ilme ve eğitime olan aşkı hem aileden hem dedelerimizden hem de bağlı olduğu silsileden geliyor. Yatağan’daki medrese köklü bir geçmişe sahipti. Bizim Denizli-Yatağan’ın kuruluşu Selçuklular zamanına kadar gidiyor. Oradaki medrese çok eski. Medreseler kapatıldığında........

© İnsaniyet