menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Eşref Ali

11 0
15.04.2026

Eşref Ali, kasketini alnına yıkmış, elindeki değneğe tüm günahlarını yükler gibi yaslanmıştı. Köyün tepesindeki, güneşin kavurduğu o kıraç tarlada durmuş; ömrünü bir ur gibi kemiren dolambaçlı yolu izliyordu. Bahtını bu kıraç tarlaya benzetirdi. O topraktan kendinde hep bir şeyler bulduğu için midir bilinmez daraldıkça kendini hep bu tarlaya atardı. Bakışlarını köyün girişindeki o büklümlü yola mahkûm etmişti sanki. Köylüye göre sadece tozlu bir geçit olan bu yol, onun için yıllardır sırtında taşıdığı bir kambur; uykusuz gecelerine yoldaş, ruhunu bir gölge gibi takip eden acı bir maziydi. Rüzgâr kıraç tarlada hafiften bir ıslık çalarken yorgun ihtiyar, kendini bu sesin derinliğine bırakmıştı çoktan. O yolun kıvrımlarında saklanan uğursuz bir hatıra, bir kez daha gün yüzüne çıkmak için sanki can çekişiyordu.

“Ah!” dedi, “ömür işte…” Bu yol, onun ömrünün kamburu, bu hayattaki kader yoluydu. Yıllardır o yolun, kaderine düğümlenmiş öyle bir günü vardı ki; üzerinden bir gün bile geçmemişti o ânı hatırlamadığı… Bazı geceler kan ter içinde kâbuslarla uyanmasının, sıtmalı bir hasta gibi yorganın altına saklanmasının müsebbibi tam da bu yolun virajlarında gizliydi.

Daha dün gibiydi… On dokuzunda, yerinde duramayan, neşesiyle dağı taşı şenlendiren bir yiğitti Eşref Ali. Efendiliği ve yardımseverliği ile parmakla gösterilirdi. Babası gurbet ellerde bir inşaat kazasında vefat ettiğinde Eşref Ali daha dört beş yaşlarındaydı; ağlama seslerini ve kalabalığı hayal meyal hatırlıyordu. Garip anası Fadime Hanım, onu yoklukla; beş dönüm tarlanın bereketiyle büyütmüştü. Köylü de bu yetime hep sahip çıkmıştı, kimi çağırır bir iş gördürtür kimi de çeşitli bahanelerle kol kanat gerer, harçlığını eksik etmezdi.

Askerlik dönüşü Eşref Ali gurbete niyetlenince, anasının dizinin dibine oturdu:

— Anam, başımın tacı… Rızan olursa İstanbul’a gideyim, bir iş tutayım. Tarlamız, hayvanımız ikimizi ucu ucuna doyuruyor. Başka çare yok, çıkıp gitmek gerek buralardan.

Fadime Hanım’ın gözlerinden yaşlar süzüldü:

— Baban da böyle demişti rahmetli; gurbete böyle çekip gitti, bizi yetim ve dul bıraktı. Rızam yoktur gitmene. Üç beş biriktirir, analı oğullu bereketine talip oluruz. Hem bak benim aklıma ne geliyor…

Anası “karşı komşu” der demez Eşref Ali’nin yüreği yerinden çıkacak gibi olmuştu. Fadime Hanım gülümseyerek oğlunun elini tuttu:

— Bekle sözümü bitireyim. Bir kızım olsa ancak Asiye kadar severdim. Maşallah evlat ki ne evlat! Sabri de seni çok sever, bilirim. Hadi kalk ocağa odun getir, anlaşıldı senin de gönlün var deli oğlan; gerisini bana bırak.

Sabri Efendi ki dışarıdan vakur görünse de içinde fırtınalar kopardı. Asiye’den önce dünyaya gelen bir oğlu ve bir kızı, çaresine yetemedikleri hastalıklardan avuçlarının içinden kayıp gitmişti. Kimse görmesin diye çekinerek kabristana gider, o küçücük mezarların toprağını öperdi. Ayrılırken “Kızım, oğlum…” diye fısıldar, göz pınarlarından içindeki yangının ateşi düşerdi. Eşref Ali’yi her gördüğünde, “Yaşasaydı benim oğlum da böyle aslan gibi olurdu.” diye iç geçirir, onu kendi evladı gibi severdi.

Lakin dünyanın kanunudur, cihanın imtihanıdır işte; iyilerin olduğu her yerde kötüler, kötülükler de vardır. Onlar için de öyle oldu. Aşağı köyün ağasının şımarık ve serseri oğlu duymuştu Asiye’nin güzelliğini, gidip gözetlemişti çeşme başında.

—  Vay anam vay! Lan Turgut bu ne oğlumm, bu köyde böyle güzel kız mı varmış? Kimin kızıymış git öğren adını sanını, hemen istetip alayım bu ceylanı.

—  İstetelim mi? Sen evlenecen ha! Dur bakayım kafanı kirişe falan mı vurdun? Evlenecekmiş, güldürme beni yaa!

—   Çok konuşma laa. Vır vır ne diyon la sen, evlenecem diyom oğlum hem de hemen istetecem tamam mı? Çarpıldım sanki ellaam. Yürü git la, hâlâ duruyor bak, yürüü dediğimi yap.

Aynı gün Fadime Hanım komşularından biri ile haber gönderdi. Hayırlı bir iş için kapılarını çalacaklarını belli etti. Sabri Efendi sevinse mi üzülse mi bilemedi. Eşref Ali’yi oğlu gibi severdi ama fukaralık yakalarından inmiyordu ki. Kızı bir bolluk bir rahatlık görememişti. Yine ömrünün sonuna kadar böyle mi olacaktı. Ne etseydi ne eyleseydi, ahırın içinde deli dana gibi dört döndü durdu. “Ne zormuş Allah’ım ne zormuş gözümün nuru kızımı, biricik evladım; varım yoğum Asiyemi nasıl vereceğim ele, nasıl ayrı kalırım.” diye diye yedi bitirdi kendini. “Gideyim Hüsrev Emmi’ye danışayım, aklı başında adamdır herkese bir akıl verir bakalım bana ne diyecek.”

Hüsrev Emmi pîrifâni, ağarmış saçı ve sakalının yüzünde nur gibi eser bıraktığı; herkesin sevdiği, akıl aldığı bir ihtiyardı.

—        Emmi Selamun aleykum, sana bir akıl danışmaya geldim.

— Sabri gel evladım gel. Seni pek kederli gördüm hayırdır inşallah.

— Emmi, Asiye’yi isterler. Eşref Ali’ye…

—Eyi işte oğlum, sen Asiye’den ayrılacağına mı kederlenirsin; isteyenin Eşref Ali olmasına mı?

—        Her ikisine de Emmi.

—        Evlat, insan ister ki şu hayatta her şey gönlünce olsun. Olmaz oğlum, burası dünya ne senin gönlünce olur ne benim. Âlemlere rahmet efendimiz (sav)’in gönlünce olmadı ki senin benim olsun. Bırak kederi, kızından ayrı kalmıyorsun evinin karşısına gelin gidiyor. Eşref Ali dersen, maşallah bu devirde emsali zor bulunur.

—        Emmi nasıl desem, beni yanlış anlama; ben fukarayım, kızım bir gün yüzü görmedi. E, onların durumu da belli benden de beter. Kızımı yoksulluğa kendi ellerimle mahkûm mu edeyim?

—        Haşa! O nasıl söz, Sabri töbe de. Allah rızka kefildir. Mülkün sahibi Allah’tır. Yarın ne getirir, senden ne götürür bilemezsin. Kader ne yazar onların ömrüne, Mevla nasıl bir yol biçer ömürlerine, yaşamayınca göremezsin. Sen yarını düşünmeyi bırak. Nasibinden öte gidemezsin oğul.

—        Anladım emmi. Allah senden razı olsun içimi ferahlattın. Görelim Mevla neyleye…

Yüreği evlat acısı ve hasretiyle delik deşik olmuş bir baba için çok zor da olsa kızını karşısına alıp niyetini sordu. Asiye mahcubiyetinden başını yerden kaldırmasa da gözlerinin içindeki pırıltı çoktan cevabını vermişti.

Ertesi gün Fadime Hanım komşularından ileri gelen birkaç kişiyle Sabri Efendi’nin kapısını çaldı. Allah’ın emriyle istediler. Kız evi naz evi, derler ya ancak hiç öyle naz etmediler. Allah hayırlı mübarek etsin deyiverdiler.

İyilik yolunda giderken kötülük de bırakmazmış onun peşini. Bu haber tez duyuldu.

Turgut nefes nefese yetiştirdi bu haberi Celal’e.

—Ne oldu ula zırto, bizim beygir gibi ağzından köpük çıkıyor. Hahaaa ne kadar espirili bir adamım ya!

— Celal bırak benimle dalga geçmeyi de şimdi sana söyleyeceğim şey hiç hoşuna gitmeyecek.

—Ne oldu oğlum, laf kalabalığı etmeden söylesene, yoksa bizim kaçak alkol ve tütünleri jandarma mı bastı?

—Yok daha fena nasıl söylesem?

—Deli etme lan adamı söylesene oğlumm.

—Ya tamam bırak yakamı söyliycem, geçen git öğren dediğin kız var ya.

—Ee ne olmuş evli miymiş?

—Geçen akşam birine istemişler kızın babası da vermiş Haftaya söz keseceklermiş.

—Pehh, ben de bir şey oldu sandım. Sen daha Celal Ağa’nın kim olduğunu belleyememişsin ellam. Paranın ve kurşunun çözemediği ne var oğlum şu hayatta, ha; söyle ne var?

—Hamdi ağama diyecen mi?

—Diyecem şimdi gidiyorum, gitsin istesinler, önüne yığsın parayı; baktı paradan anlamıyor, göstersin namlunun ucunu.

O gün Hamdi Ağa, Sabri Efendiye haber saldı. “Akşama size gelecez.” diye. Sabri “Hayırdır niye?” diye sorsa da ağanın ırgatı “Ben bilmem, ağam akşam söyler.” diyerek ayrıldı........

© İnsaniyet