“Bütün Hatalarının Bedelini Ödemişsin De Dekontunu Kaybetmişsin Gibi Bir Çağ…”
Sanki insanlık bir kasanın önünde durmuş; yüzü yorgun, elleri titrek.
Ama neyi, ne zaman, kime ödediğini hatırlamıyor.
Tarih kitaplarını kapattık sanıyorduk.
Oysa tarih, televizyon ekranlarından canlı yayınla akmaya devam ediyor…
Birinci Dünya Savaşı bir imparatorluklar mezarlığı gibi geçti içimizden.
Gençler toprağa düştü, şehirler haritadan silindi.
“Bir daha asla” dendi.
Fakat o söz, barut kokusuna dayanamadı.
Ardından ikincisi geldi. Hiroşima ve Nagazaki göğe yükselen mantar bulutunun altında, medeniyetin ne kadar ilkel kalabileceğini gösterdi.
Ve biz, “Bedel ödedik” dedik.
Srebrenitsa soykırımında Avrupa’nın ortasında insanlık bir kez daha sustu. Ruanda soykırımında komşu, komşunun kanına girdi. Takvimler ilerledi, teknoloji büyüdü, gökdelenler yükseldi; ama insanın içindeki karanlık yerinde durdu. Demek ki barbarlık uzak bir çağın alışkanlığı değil, modern zamanların da ihtimaliydi.
Albert Einstein, “Üçüncü Dünya Savaşı hangi silahlarla yapılır bilmem ama dördüncüsü taş ve sopalarla yapılacak” derken, aslında hafızasızlığımızı işaret ediyordu. Kötülüğün sıradanlaşacağını, insanlığın tekerrür edecek olana esir düşeceğini… Bu çağın trajedisi cehalet değil; seçilmiş unutkanlık.
Epstein Adası’ndan bahsedecek yüreğim yok, onu aklıma değdirecek dilime düşürecek bir ciğerim yok.
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavardı diyorum Millî şairimize, haklıydı… “ben bu çağdan nefret ettim, etimle kemiğimle nefret ettim” diyen Cahit Zarifoğlu kadar haklıydı.
Bu çağın trajedisi şu:
Her şey kayıt altında; savaş görüntüleri, kaçırılan çocuklar, esfeli safilin bir ada, bombalanan toplumlar, yıkılan şehirler… Ama vicdanın arşivi eksik. Unutmak için tüm verileri siliyoruz. Beynimizdeki tüm........
