Kör Latif
Ateşin sokaklarda gezindiği yıllardı. Her gün batımı ile beraber şehirlerde sokaklar boşalır ve insanlar korkuyla uykuya çekilirdi. Geceleri tekin değildi, şehrin sokaklarında sadece devrimciler kalırdı. Bazen devriyelerin siren sesi de geceyi bölerdi, fakat kimsenin perdeyi çekip dışarıya göz atacak cesareti kalmamıştı. Kimin eli kimin cebinde kestirilemiyordu. O zamanlar sokaklar ancak çeyrek asır sonra kavgalarının nedenlerini anlayıp pişmanlık gözyaşı dökecek karşıtlar arasında paylaşılmıştı.
Bu sıralar köylerde de kargaşalar baş göstermişti. Kırsalda şehirlerin aksine daha çok yereldeki ağalar ile kavgaları olan eşkıyalar dolaşıyordu. Geceleri çöllerde, meralarda, bayırlarda ve dağlarda eşkıyalar cirit atıyordu.
Eşkıyanın alfabe ile arası çok iyi sayılmazdı. Çoğu okuryazar bile değildi. Zar zor birkaç harfi bir araya getirenler ise ya askerde ya da darbelerden sonra zorla kaydedildikleri kurslarda okumayı öğrenmişlerdi. Kendilerine yakın olan köylerin dışındaki diğer dünyadan pek haberdar olmuyorlardı. Hele şehirlerdeki devrimcilerin durumları ile hiç ilgili değillerdi. Onlar gibi ne Kapital’in adını duymuşlardı ne de proletaryanın özgürlüğünden bahsederlerdi. Gerçi devrimcilerin çoğunun da adı dışında Kapital’i bildikleri pek söylenemezdi.
Eşkıya, ağa der başka bir şey demezdi. Ağalık devri bittiğinde her şeyin güllük gülistanlık olduğuna inanmışlardı bir kere. Geniş toprak parçalarına sahip olan ağalığa karşı çıkışlarında çok haksız da sayılmazlardı. O güne kadar veren el ile ilişkilendirilmiş olan ağalık sistemi tamamen değişmişti. Ağalık, toprak reformunun ilk yapıldığı dönemlerde fakir fukaranın topraklarına ait kaydın onların üzerine yapılmaya başlandığı bir mecraya dönüşmüş ve bununla ilgili kayda değer haksızlıklar oluşmuştu.
Toprak işletme ile ilgili yapılan ilk düzenlemelerde belli bir yekûnun üstünde toprağa sahip olanlar asker yetiştiriyorlar; belirlenen yekûnun altında bir toprağa sahip olanlar ise tımardaki bozulmanın da oluşturduğu sonuç olarak askere giderdi. Geniş toprak sahipleri bu sayede kendilerini askerlikten muaf tutarlardı. Küçük arazi parçalarını ağanın üstüne tapulayanlar ağa tarafından kollanır ve bu sayede on beş yılı bulan askerlikten paçayı sıyırırlardı. Hele o on beş yıllık sürenin üstüne eklenen yedi yıllık rediflik ile beraber askerlik süresi yirmi iki yılı bulurdu. Dile kolay, koca yirmi iki yıl. Geride eş, çocuklar, anne, baba… Tabi dönebilirsen. Gidenin geri gelmediği yıllardı, savaşın Fizan’dan Yemen’e; Kafkasya’dan Basra’ya kadar hüküm sürdüğü yıllar. İlk zamanlar sadece askerliğe gitmemek için ağanın üzerine aldığı arazi tapulamaları gitgide ağanın tüm arazileri kendi üzerine tapulama zorbalığına dönüşmüştü. İmparatorluğun güç kaybedişi yerelde küçük zorbalar oluşturuyordu. Ağa, artık yerelde küçük bir hükümet olmuştu.
Asker ihtiyacından dolayı düzenlemeler yapıldı. Her vatandaşa askere gitme zorunluluğu getirildiği zaman ağanın çocuklarının yerine askere gidecekler de belliydi. Adı Ahmet olup Mehmet olarak askerliğini yapanlar ile dolmuştu kışlalar. Kıtlık yıllarında bir tabak yemeğe birkaç dönüm arazinin değiştirildiği olurdu. Hatta gece rüyasında bir tarlanın kendisine ait olduğunu gören ağa, ertesi gün arazinin kendisine ait olduğunu iddia edip o toprağa el koymuş ve o arazi yıllarca rüya tarlası diye anılmıştı.
Tarlalarına el konulan köylüleri tarlanın yeni........
