Umutla Yaşamak (4)

23 Şubat 2026 Pazartesi

Üniversitemizde Bahar Dönemi eğitime başlamış olduk. Bu dönem lisanstan fazla dersim yok. Bir zorunlu ve bir de seçmeli dersim var. Lisansüstü dersler var. Hayırlı bir dönemin geçmesini diliyorum.

Dersler insanı diri tutuyor. Ama her halde yaş almaktan mı kaynaklanıyor bilemiyorum, artık yorulduğumu hissediyorum. Bazen ayakta zor duruyorum. Alışkanlık, kürsüde oturarak ders anlatamıyorum. Anlatamıyorum derken, elbette alışkanlık açısından bunu söylüyorum. Madem kürsüdeyiz, tahta önümüzde ve dinlemek için gelmiş genç beyinlerimiz orada hazırlar… Şu hâlde öyle oturarak ders anlatılmaz. Derse ve genç dimağlara hürmeten ayakta, tahtayı kullanarak, salonu dolduran gençlerin gözlerinin içine bakarak ders anlatmak lazım. Bana bu ders anlatma tecrübesi merhum hocamdan, Prof. Dr. M. Esad Coşan’dan mirastır. Hocama dair Şu Bizim Ankara’da yazmıştım, ayakta, nazik ve herkesin gönlüne dokunan bir anlatma tekniği vardı. Ben ayaktayım. Azami derecede çocukları kırmamaya ve nezakete dikkat ediyorum. Ama kalplerine dokunabiliyor muyum? Bunu bilemiyorum. Fakat şunu açıkça ifade etmem lazım: Girdiğim her derse ilk ders ve son dersmiş gibi girerim… İlk dersin heyecanı hep diridir. Sanki daha yeni hoca olmuşum gibi, kırk yıllık tecrübeye rağmen bu heyecanı duyarım. Bir ön hazırlık yapmaya gayret ederim. Son dersmiş gibi düşünürüm; zira zaman elimizde değil, bir sonraki derste bu gençlerle buluşabilecek miyiz? Bu endişeyle kimseyi kırmamaya gayret ederim. Zaman zaman latife yaptığım olur, belki bu süre dâhilinde kırılanlar da olur. Fark edersem özür dileyerek gönlünü alırım.

Gerek amfiye girdiğimde öğrenciye ve gerekse konferans yahut seminer için salona girdiğimde muhataplarımın sadece öğrenci ve dinleyici olmadığının ayrımındayım. Elbette onlar öğrenci ve dinleyici… Ama ondan önce insan vasfına sahipler. İnsan, ünsiyet kurulabilecek varlık. Ama sırlı varlık. Acaba kimin ne derdi vardır? Acaba kim hangi pencereden bakarak beni dinliyor? Burada anlatacaklarım onların hangi yarasına merhem, hangi derdine derman olacak? Yoksa yeni yaralar mı açacağım? Bu türden sorular beni frenler. Bana “sözün bir avlusu vardır” hakikatini hatırlatır.  O sebeple sözümüz rahmet olmalı, tıpkı o sakin sakin yağan yağmur gibi diye düşünürüm. Şan ve şöhreti öne çıkararak bilgiçlik taslayıp ona buna çatarak yapılan konuşmaları sevmem. Bilirim ki şan da şöhret de fanidir, gelir geçer. Gün gelir yaşarken de unutulur insan. Şu hâlde görevimizi yapıp tahsil edilen bilgiyi uygun bir lisan ile muhataplarımıza sunmamız lazım.

Lisans öğrenciliğim döneminden hatırımda kaldığı kadarıyla, dersini hakkıyla anlatan hocalardan ikisi merhum hocalarımız İsmail Cerrahoğlu ve Talat Koçyiğit’ti. Diğer çoğu hocamız, derste “hâlif tuğraf” yani muhalefet et ki tanınansın ilkesiyle dersi şova tebdil ediyorlardı. Bunların birkaçı belki şöhret olma çabasıyla değil, Sokrates metoduyla meseleye bakıyor olabilirler. Ama ekseriyeti kendilerini “büyük âlim” gösterme çabasındaydılar. Bu sebeple dersler ateşli tartışmaların yapıldığı bir arenaya dönüşürdü. Bu tanınma iddiası olmasa güzel bir metottur. Fakat henüz verilmek isteneni tam olarak vermeden bilgi yerine diğer düşünceleri tahfif eden bir üslupla sadece kendilerinin kani oldukları bir düşünceyi muhatabına aktarmaları doğru olmasa gerektir. “Onlar insan, biz de insanız” düşüncesinden hareketle selefin fikirlerini tanıtmadan, tarihte üretilen bilginin sosyolojik ortamını tahlil etmeden ve onların niyetlerini tam olarak tebellür ettirmeden “yok” sayılmalarına gönlüm razı olmazdı. Keza her şeyin dün izah edildiğini söyleyip tarihi aktararak günümüze bir türlü gelememek de görülen eksikliklerden birsiydi. Oysa tarih bize bir ufuk veriyor; o ufku görmezden gelmeden, o tecrübeyi tanımadan yarına dair makul ve kalıcı çözümler üretemeyiz. Bu sebeple kendi fikrimden önce, evvelkilere atıfta bulunarak onları bugüne taşımaya gayret ederim. Bu da ister istemez beni yoruyor. Çünkü hazırlık yapmadan kürsüye çıkmamaya gayret ederim. O dersin kitabını kendim yazdım, ama olsun, yine de bakarım. Çünkü benden sonra yeni çalışmalar da olmuştur; onu güncellemek lazım. Tazelenmek, yenilenmek lazım. Tekrar tekrar aynı konuları anlatsam da unuttuklarım olabilir.

Bahar döneminde başka başka işler de çoğalır. Konferanslar, seminerler ve davetler… O sebeple bereketli bir dönemdir. Sözgelimi bu dönemde Kutadgu Bilig’e dair bir ortak çalışmamız var, onun meşguliyeti başlı........

© İnsaniyet