Kültüre Dönüşen Okuma Yolculuğumuz

Her şeyin maddi değerlerle ölçüldüğü çağımızda aklın ve ruhun gıdası olabilecek bir okumanın ihtiyaç olarak görülmediği, kitapseverlerin “kitap delisi” kabul edildiği, öğrenciliğin “diploma ve kariyer avcısı” olarak algılandığı, “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi” olunduğu, az sayıda okuyanların da niteliksiz, hayırsız ve bilinçsiz okuduğu bir ülkede eğitim, kültür ve sanat alanında ne kadar gelişme olabilir?

Bu ülkede çoğu insan, “kafa konforu”nu bozmaktan korkuyor. “Bana masal ve hikâye okuma, bırak bu hikâyeleri, benim bu hikâyelere karnım tok, bana edebiyat parçalama, bırak bu edebiyatları, bana felsefe yapma…” diyerek edebiyatı, okumayı ve düşünmeyi aşağılayan bir kötü anlayışın şuuraltımıza sokulduğu bir ülkede hangi seviyede okuyup sanat ve fikir üretilebilir acaba?

1970’li yıllarda kitabın ve televizyonun olmadığı köyümüzde, çocukluk dönemimde tabiat kitabını okumaya çalıştım ben. Radyoyla birlikte annem ve dayımlardan dinlediğimiz türküler, masallar, maniler, kıssalar, halk hikâyeleri, destanlar gönül dünyamızı besledi. İlkokul birinci sınıfta çok sevgili Naile Binatlı Öğretmenimin verdiği “Tatil Kitabı” hediyesi, Türkçe kitabımızda gönlümüze dokunan masal, hikâye ve şiirlerle ortaokulda Ferhat ağabeyimin hediye ettiği “Polyanna” kitabı, bana okuma sevgisini kazandıran ilk ürünler olmuştu.

Lisedeki öğrencilik yıllarımda kendimi, hakikati, huzuru ve bunları arayanları bulmaya çalışıyordum. İşte bu dönemde büyük ağabeyimin tavsiyeleriyle gazete okuma; çok sevgili Temel Ayçiçek ile Alattin Engin Hocalarımın teşvikleriyle nitelikli okuma bilinci kazanmaya başladım. O çileli yıllarda Mustafa Rıfat ağabeyimle inşaatlarda çalışarak kazandığımız harçlıklarımızla hemen her gün gazete, ara sıra da kitap alıp okuyorduk. Ömer Seyfettin’in “Kızıl Elma Neresi”, “And”, “Kaşağı”, “Pembe İncili Kaftan” gibi hikâyeleri, Şule Yüksel Şenler’in “Huzur Sokağı” romanı, Mehmet Âkif’in “Safahat”ı, Necip Fazıl’ın şiirleriyle “Son Devrin Din Mazlumları” isimli kitabı, Peyami Safa’nın fıkra ve denemeleriyle birkaç romanı, İmam-ı Gazzali’nin “Kimya-yı Saadet”i, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin “Marifetnâme”si, Seyyid Kutub’un “Fî Zılâli’l-Kur’an” isimli tefsiri, Mustafa Müftüoğlu’nun “Yalan Söyleyen Tarih Utansın” isimli gayri resmi tarih kitabı, Ahmet Kabaklı’nın “Kültür Emperyalizmi”, Ergün Göze’nin fıkra ve denemeleri zihin ve gönül dünyamı çok etkilemişti. Özellikle de Asım Köksal’ın “Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası” isimli kitabını “Ehl-i Beyt”in yürek yakan büyük acılarını gül yürekli annemin gözyaşlarıyla yoğurup içime akıtarak her gece sesli olarak okumuştum. Bu nitelikli okumalarla, hayattaki asıl gayemi daha iyi idrak etmeye, kutlu bir davanın derdine düşüp fani sevdaları yavaş yavaş terk etmeye, başka türlü yanmaya başlamıştım. Tam da Üstad Rasim Özdenören’in: “Bol bol okuyun ve okumayı terk etmeyin. Derdi olan insan okur, derdi olmayan da okuyarak dert sahibi olur. Asıl mesele, bir derdimizin olmasıdır.” sözündeki hakikati yaşamıştım.

Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Temel Ayçiçek Hocamızın rehberliğinde derslerde tahlil ettiğimiz Yunus Emre’nin ilahileri, Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i, Karacaoğlan’ın güzellemeleri, Dadaloğlu’nun koçaklamaları, Fuzuli’nin “Leyla ile Mecnun”u, Bâki’nin “Kanuni Mersiyesi”, Şeyhî’nin “Harnâme”si, Âşık Veysel’in “Kara Toprak” şiiri, Namık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi”, Ahmet Haşim’in “Merdiven”i, Arif Nihat Asya’nın “Bayrak” şiiri, Mehmet Emin Yurdakul’un “Bırak Beni Haykırayım” şiiri, Yahya Kemal’in “Akıncı” ile “Sessiz Gemi”si, Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Otuz Beş Yaş”ı, Mehmet Âkif’in “Çanakkale Şehitlerine” ve “Bülbül” isimli şiirleri bende şiire karşı büyük bir hayranlık oluşturmuştu. Bu çok yönlü ve nitelikli okumaların, öğrencilik yıllarımdan itibaren bana kompozisyon bilinci aşılayarak daha planlı, mantıklı ve akıcı konuşup yazmama çok büyük faydaları olmuştu.

Sağlam terazisi olmayanların rastgele okumaları sıkıntılı olur, rastgele ilaç içmek gibi. Okuduğunuz yazı, suya sabuna dokunmuyorsa sizi temizlemiyor demektir. Okuduğunuz kitap; rahatınızı ve uykunuzu kaçırmıyorsa, zihin konforunuzu bozmuyorsa, cehalet karanlığından aydınlığa çıkarmıyorsa sizi uyuşturuyor demektir. Bu sebeple öncelikle yolumuzun kandilleri Türk-İslam klasiklerini, sonra da mukayeseli olarak Doğu ve Batı klâsiklerini bilinçli okuyup anlamaya gayret ettik. Bu şuurla sağlıklı ve nitelikli bir okuma yolculuğuna çıktık.

Üniversite yıllarında okumak hem aşka hem de kültüre dönüşmüştü bizde. Çok yönlü, nitelikli ve güzel okumaların hem ruh ve beynimizin gıdası olduğunu hem de acımasız dünyadan ve içerden gelecek dertlere karşı insanı rehabilite ettiğini, yalnızlığımıza karşı nice güzel yazar ve kahramanlarla dost kıldığını fark etmiştik. En önemlisi de Allah için millet ve insanlık uğruna hak ve hakikat yolunda “kökü mazide olan âti” olmaya; öğrenme, tefekkür etme, kemale erme ve aydınlanmaya en büyük vesile olan okumanın çok önemli bir kulluk eylemiyle aşk medeniyetine yolculuk olduğunun şuuruna varmıştık. Yolumuzun kandilleri olan Türk-İslam klâsikleriyle millî ve manevi değerlere bağlı yazarları öncelikle okumamız, millîden evrensele açılan kapıdan girerek sağlam bir dünya görüşü ve şahsiyet kazanmamızda çok etkili olmuştu.

Üniversitede “1985-1986 öğretim yılında” Samsun/Türkiş’te bir kahvenin üstünde Mustafa Bal, Mehmet Dereli ve Arif Göztepe isimli 3 arkadaş ile birlikte bir........

© İnsaniyet