Caracas’tan Minneapolis’e: ABD nereye gidiyor?
ABD siyasetinin son yıllarda girdiği en çalkantılı dönemlerden biri yaşanıyor. Yönetimin hem dış politikada hem de ülke içinde attığı adımlar, yalnızca muhalefeti değil, dünya kamuoyunu da ABD’nin demokrasiyle ve uluslararası düzenle ilişkisini yeniden sorgulamaya zorluyor. Venezuela’daki başkan kaçırma ile Minneapolis’te federal polislerin açtığı ateş, bu tartışmaların iki sembolik kırılma anı olarak öne çıkıyor.
Bu gelişmeler “ulusal güvenlik” ve “düzenin korunması” söylemleriyle savunulurken, giderek daha fazla yorumcu ABD’nin hem içeride hem dışarıda baskıcı bir devlet pratiğine yöneldiğini dile getiriyor. Sokakta bu gidişata karşı bir toplumsal itiraz yükseliyor ama henüz Trump’ın politikalarını değiştirecek güce sahip değil.
Venezuela saldırısı ve haydut devlet tartışması
3 Ocak 2026 gecesi Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşi Flores’in ABD askerleri tarafından Caracas’tan kaçırılması, uluslararası ilişkiler açısından istisnai bir eşiğin aşılması anlamına geliyor. Birleşmiş Milletler yetkilileri bu adımı açık bir egemenlik ihlali olarak tanımlarken, birçok uluslararası hukukçu baskını “devlet terörizmi” kavramı içinde değerlendiriyor. Fransa’daki Le Monde gibi liberal haber kuruluşları bile neredeyse Marksist bir dille “ABD’nin yırtıcı emperyalizminin geri dönüşünden” şikâyet ediyorlar.
The Financial Times “Dünya, sınır tanımayan bir Trump ile karşı karşıya: kendi ülkesinde hiçbir kısıtlama hissetmeyen ve Amerika’nın uluslararası alanda uygun gördüğü şekilde hareket etme hakkını savunan bir başkan -sadece ABD’nin hakimiyetini ilan ettiği batı yarımkürede değil, bunu yapabileceği her yerde” diye yazıyor.
Bu gelişmelerin ardından dünya basınında ABD için sıkça dile getirilen “haydut devlet” tanımı; iç baskı, uluslararası normların ihlali ve zorbalığın dış politikanın ana aracı haline gelmesi gibi ölçütlere dayanıyor. ABD’nin bu başlıkların her birinde ağır bir sınavdan geçtiği yönündeki değerlendirmeler giderek yaygınlaşıyor.
Trump yönetimi Venezuela hamlesini “narko-terörizmle mücadele” ve enerji güvenliği gerekçeleriyle açıklasa da arka planda daha geniş bir jeopolitik hesap bulunuyor. İlk boyut, Venezuela’nın petrol, altın ve nadir element rezervleri. ABD basınına yansıyan bilgilere göre enerji şirketlerine bölgede uzun vadeli imtiyazlar ve güvenlik garantileri vaat ediliyor. Trump, hafta sonu Amerikan petrol şirketleri ile toplantı yapıp, Venezuela’nın “harap haldeki” petrol endüstrisinin yeniden inşasına nasıl katkı sağlanabileceğini değerlendirdiklerini açıkladı. Devamında da petrolden elde edilecek gelire el koyacaklarını açıkça belirtti. Ancak pek çok kaynaktan gelen bilgiye göre şirketler bu işe maliyetinden dolayı çok hevesli değiller.
İkinci boyut ise ABD’nin Latin Amerika’da yeniden tartışmasız egemen güç olma arzusu. Küba, Kolombiya ve Meksika’nın Washington çizgisinden uzak tutumları, Trump yönetimi açısından bölgesel kontrolün zayıfladığına dair işaretler olarak okunuyor. Trump, Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei örneğinde olduğu gibi, bölgedeki tüm yönetimlerin ABD’nin askeri müdahalelerini “özgürlük” olarak alkışlamasını........
