Waterloo Köprüsü

Hatıraların unutulmaya mahkum olduğu söylenir; oysa hafıza, sanıldığı kadar kolay silinen bir şey değildir. İnsan gerçekten unutmaz; yalnızca bazı şeyleri hayatın gürültüsü altında sessizce beklemeye bırakır. Sonra bir görüntü, bir ses, bir ışık kırılması gelir; belleğin en derin yerine gömülmüş olanı usulca uyandırır. Waterloo Köprüsü benim için hep böyle bir filmdi: zamanın içinden çekilip çıkmış, kaybolmuş sanılırken bir anda bütün ağırlığı, bütün hüznü ve bütün zarafetiyle geri dönmüş bir hatıra gibi.

Yakın zamanda bir sanat mecrasında yeniden karşıma çıktığında hiç tereddüt etmeden tekrar izledim. Yılların tozunu üzerinden atmış, sanki hiç eskimemiş gibiydi. Çünkü Waterloo Köprüsü yalnızca trajik bir aşk hikayesi anlatmaz; bir devrin ruhunu, savaşın yalnız cephede değil insanın içinde de nasıl yıkım yarattığını, büyük tarihsel kırılmaların en mahrem duygulara nasıl sızdığını da anlatır. Bu yönüyle yalnızca seyredilen değil, insanın içinde uzun süre kalan bir filmdir; bitse bile tamamlanmaz, hafızada yaşamayı sürdürür.

Hikaye, Birinci Dünya Savaşı sırasında Londra’da geçer. Myra Lester genç bir balerindir; sahnede var olmayı, hayatını sanatıyla kurmayı ister. Roy Cronin ise cepheye gitmek üzere olan bir subaydır. Karşılaşmaları ani, beklenmedik ve ilk bakışta neredeyse rastlantı gibidir. Ama filmin daha ilk anlarından itibaren bunun sıradan bir tesadüf olmadığını hissederiz. Aralarında doğan yakınlık, savaşın uğultusuna rağmen kendine ait hassas bir alan yaratır. Yine de en baştan biliriz ki bu çağın içinde hiçbir aşk masumiyetini sonuna kadar koruyamaz. Çünkü savaş yalnızca insanları ayırmaz; zamanı bozar, duyguların yönünü değiştirir, karakterleri dönüştürür.

Filmi yıllar sonra yeniden izlerken asıl bunu düşündüm. Gençken bizi etkileyen şeyle, zaman geçtikten sonra aynı eserde bulduğumuz şey çoğu zaman aynı olmuyor. Eskiden bu filmde beni daha çok aşkın trajedisi sarsardı. Şimdi ise asıl çarpan şey zamanın kendisi oldu. Bekleyişin, yanlış haberlerin, suskunluğun, toplumsal yargının insan üzerinde kurduğu o yavaş ama acımasız baskı. Myra ile Roy’un hikayesi elbette bir aşk hikayesi. Ama aynı ölçüde bir çözülme hikayesi de. Hayatın çok kısa bir süre içinde nasıl başka bir hayata dönüştüğünün, en zarif ruhların bile nasıl büyük bir ağırlığın altında sessizce ezilebildiğinin hikayesi.

Filmin en güçlü taraflarından biri de duyguyu yalnızca diyaloglarla kurmaması. Mekanla kuruyor, nesnelerle kuruyor, sessizlikle kuruyor. Köprü filmin tam ortasında duruyor. İlk bakışta yalnızca bir karşılaşma yeri gibi: iki insanın yollarının kesiştiği sıradan bir nokta. Ama film ilerledikçe sıradanlığını kaybediyor. Bir eşiğe, bir kader çizgisine, bir geçiş alanına dönüşüyor. Sadece iki kıyıyı değil, iki zamanı da birbirine bağlıyor: umudun mümkün göründüğü anı ve her şeyin geri dönülmez biçimde kaybedildiği anı.

Burada filmin görsel hafızası da devreye giriyor. Dağılmış mektuplar, elde tutulan küçük nesneler, karşılıklı bakışlar, sisin içinden süzülen ışıklar… Bunların hiçbiri rastgele değil. Her biri kaybın, kaderin ve kırılgan umudun sessiz taşıyıcısı gibi. Özellikle Myra’nın Roy’a verdiği küçük figür, filmin en sade ama en kalıcı simgelerinden biri haline geliyor. Bir sevginin elde kalmış son somut izi gibi duruyor orada: narin, sessiz, kaybolabilecek kadar savunmasız. Film büyük trajedisini tam da bu küçük ayrıntılar üzerinden kuruyor. Bağırmıyor, gösterişe kaçmıyor, ama derinden işliyor.

Myra’nın........

© İlke TV