Hırsızın hiç mi suçu yok? |
“Person of Interest” diye bir dizi izlemeye başladım yakın zamanda. Yeni bir yapım değil ama dünyanın ve memleketin gerçek gerilimini ve kötülüğünü bir an için unutmama yarıyor bu bilim kurgu gerilim. Laf aramızda oldum olası seviyorum bu polisiye gerilim türünü, bilim kurgu versiyonuna bayılıyorum. En çok da İskandinav yapımı olanlarına.
Başta klasik bir polisiye sanılabilir ama değil. İki adam var, biri eski CIA ajanı, diğeri garip derecede zeki ve içine kapanık bir milyarder yazılımcı. Kadın dedektif karakterini de yabana atmayın ama ana karakterler erkek. Bu başka bir yazının konusu olabilir.
Bir ‘Makine’ var, New York’ta işlenecek suçları önceden tespit ediyor. Her bölümde bir sosyal güvenlik numarası geliyor. Bu ekip de o kişinin kurban ya da fail olduğunu anlamaya ve olaya müdahale etmeye çalışıyor.
İlk bakışta mesele tamamen “suçu önceden engelleme” fikri gibi duruyor. Ama dizi ilerledikçe şunu fark ediyorsunuz: Bu aslında suçla ilgili bir hikaye değil. Bu, gözetleme ve kontrol etme gücüyle ilgili bir hikaye.
Bir noktadan sonra ‘Makine’ denilen şey sadece suçları tahmin eden bir sistem olmaktan çıkıyor. “Samaritan” diye daha sert, daha otoriter bir yapı devreye giriyor. Orada hikaye tamamen değişiyor. Artık birilerini kurtarmak değil, bütün bir şehrin nasıl yönetileceği ana hikaye oluyor.
Bu ‘Makine’ aslında otoriter rejimlerin simülasyonu gibi. Tıpkı bu makine gibi otoriter sistemler de başlangıçta hep aynı argümanı kullanıyor. “Daha güvenli bir toplum” “Daha az suç” “Daha istikrarlı bir hayat”.
İlk başta kulağa çok masum geliyor. Kim güvende olmak istemez ki? Ama bir sistem her şeyi görmeye, gözetlemeye ve denetlemeye başladığında, sadece suçları değil, hayatın kendisini yönetmeye başlıyor.
Samaritan tam da bunu........